Yusuf Chetindog’. Alisher Navoiyning İstanbul Safari

navoiy

Ali Şir Nevâî’nin İstanbul Seferi

Yusuf Çetindağ

Başlığı görünce «Türkçenin büyük şairi İstanbul’a hiç geldi mi ki?» diyebilirsiniz.

Haklısınız, Ali Şir Nevâî dünya gözüyle İstanbul’u hiç görmedi, ancak manen İstanbul’a iki büyük sefer düzenledi. İlkinde hedef sadece İstanbul değildi; o, Türkçenin konuşulduğu bütün memleketlere fetih sancağını dikti ve yüzyıllarca Türkçenin Hakanlığını yaptı. Nevâî, şiir ordularını Çin’den Balkanlara kadar geniş bir coğrafyaya gönderirken İstanbul’a özel bir ordu hazırlamayı ihmal etmedi ve seçilmiş otuz üç «gazel askeri»ni bizzat gönderdi.

Bu gazel askerlerine geçmeden önce Nevâî’yi yetiştiren ortama ve Türk dünyası açısından önemine değinelim. Nevâî’nin yaşadığı kent olan Herat o zamanlar dünyanın gözbebeğiydi; Mekke-Medine-Kufe-Basra-Şam-Bağdat-Tebriz ve Şiraz’dan sonra Timuroğulları döneminde iki yeni İslam medeniyet merkezi doğmuştu: Maveraünnehrin başkenti Semerkant ile Horasan’ın başkenti Herat. Semerkant Uluğ Bey sayesinde 15. yüzyılın ilk yarısında ilim merkezi haline gelirken; Herat Doğu’nun yeni kültür limanı olmuş ve Türk dilinin büyük şairi Nevâî, Fars edebiyatının en büyük şairi ve Nakşibendi tarikatının büyük mürşidi Molla Cami, İslam medeniyetinin yetiştirmiş olduğu en büyük nakkaş Bihzat ve Türk müziğinin en büyük ismi Meragalı Abdülkadir gibi yüzlerce âlim, mutasavvıf ve sanatçı bu limana demir atmıştı. Heri-rud ırmağının dokuz kanalıyla sulanan Herat yüzlerce han, hamam, konak, medrese, hankâhıyla ve ırmağın iki yakasını süsleyen bahçe, yalı ve saraylarıyla döneminin en mamur ve müreffeh medeniyet merkeziydi. Şehri ziyarete gelen seyyahlar, şair, yazarlar ve tarihçiler Herat’ın muhteşem konak ve bahçelerini, abidevi eserlerini ve bu eserlerdeki renk cümbüşünü, tekkelerdeki gönül sohbetlerini, medreselerde verilen dersleri, Baykara meclislerini ve icra edilen musikiyi, şiirleri ve tertip edilen eğlenceleri anlatmakla bitiremiyorlardı. Mesela büyük tarihçi Handemir gök kümbetlerin arz ettiği acayip manzarayı şöyle tasvir eder: «Bir altın tuğla gibi görünen güneş şehrin altınlı tuğlalardan yapılan bu binalarının kubbelerine sabahleyin aksettiğinde kızıllaşırken firuze renkli semanın aksiyle ise lacivert duvarlar göverir.» Hatta tarihin bu eşsiz zaman diliminde oluşan tarza Herat Ekolu veya Mektebi denmişti. Bu yüzden sanat eleştirmenleri ağız birliği etmişçesine tarihin hiçbir diliminde sanatın hemen her dalında bu kadar büyük sanatçının yetiştiği ve önemli eserlerin ortaya konduğu ikinci bir devirden söz edilemez, derken Hindistan’ın fatihi Babür «Herhangi bir hüner olsun da ustası Herat’ta olmasın» diyordu. İşte Nevâî bu mektebin hem önde gelen muallimi, hem hamisi hem de en büyük sanatkârlarındandı. Nevâî bir taraftan şehirde inşa ettirdiği her birerleri sanat eseri olan üç yüz yetmiş adet han, hamam, hankâh ve medresesiyle, bir taraftan nakkaş Bihzad gibi himayesinde yetişen genç sanatkâr ve âlimlerle, bir taraftan da yüz yirmi bin beyti aşkın divan ve mesnevisiyle Türk kültür ve edebiyat tarihinin eşine rastlayamayacağı müstesna bir şahsiyetti. O, bu haliyle adeta Türk şiir dilinin Hızır makamına yükselmiş sırlı bir şairidir.

Kültüre ruh üflemek

Aslında Nevâî’yi Nevâî yapan asıl başarı, can çekişmekte olan Türk kültürüne ve diline ruh üflemesidir, o Türkçenin 15. yüzyıldaki âb-ı hayatıdır. Kendi ifadesiyle «şuur sinnine kadem bastığında» kendini Türkçeye ve Türk şiir dilinin varoluş mücadelesine adamıştır. Türkçenin İslam medeniyetinin diğer dilleri karşısında erimeye ve yok olmaya yüz tuttuğu bir dönemde o, eserleriyle dilinin ve milletinin isyan çığlığı olmuş ve Türk gençlerini uyandırmayı başarmıştır. O, dilini kaybeden bir milletin her şeyini kaybedeceğini gören ve dili için feryat eden ilk Türkçecidir.

Naçizane kanaatime göre Türk dünyasının tarihte iki büyük fatihi vardır ve ikisi de aynı dönemde yaşamıştır. Birincisi İstanbul’un fatihi Sultan İkinci Mehmet, ikincisi Türkçenin fatihi Ali Şir Nevâî’dir. Fatih, Türkçenin büyük fatihi Nevâî’yi ona nazire yazacak kadar da yakından tanıyordu. Nevâî’yi sadece Fatih değil, şiirle ve Türkçeyle az çok ilgisi olan her Türk aydını tanıyordu. Bunun en açık delili Hüseyin Baykara, Şeybani Han, Ubeydullah Han, Babür Han, II. Bayezid, Kanuni ve Yavuz gibi on kadar büyük Türk hakanının ona nazireler yazmasıdır. Bu hükümdarlar adeta Türk dilinin ve şiirinin bu büyük şairine saygı duruşuna geçmiş ve onun şiir dilindeki hükümdarlığını kabul etmiş görünüyordu. Sadece hükümdarlar değil, Molla Cami, Ahmed Paşa ve Mahmut Paşa, Fuzuli, Nedim ve Şeyh Galip gibi şiir sultanları da ona biat etmiş ve onun büyüklüğünü teslim etmişlerdi.

Otuz gazel askerine dönecek olursak Timuroğulları hükümdarı Hüseyin Baykara, II.Bayezid’le yani Osmanlılarla iyi ilişkiler içindeydi; iki devlet karşılıklı elçiler gönderiyor ve düşmanlara karşı birlikte hareket ediyordu. Günün birinde Herat sarayından yola çıkan elçiler yanlarındaki hediye sandığıyla beraber İstanbul sarayına geldiler ve emaneti devrin hükümdarına arz ettiler. II.Bayezid Herat’tan gelen hediye sandığını açınca çok şaşırdı; çünkü bir hükümdardan başka bir hükümdara böylesi bir hediye daha önce hiç gönderilmemişti. Sandığın içinde otuz gazelle birlikte bir de not vardı. Notta Osmanlı topraklarında bu otuz üç gazele cevap verebilecek kabiliyette bir şairin olup olmadığı soruluyordu. Bu nasıl bir soruydu, eski şiir dilinde bunun anlamı neydi? Baykara ülkesinin büyük şairi Nevâî’den o kadar emindi ki bu hediyeyle hem «Benim ülkemde Türk şiir dilinin ulaştığı seviyeyi görün» diyor hem de «Ülkemin şiir sultanına cevap yazabilecek şairiniz var mı?» diyerek Osmanlı şairlerine meydan okuyordu. Nihayet II. Bayezid şairleri topladı ve kimin cevap verebileceği konusunu görüştü. Sonunda bu görevin Osmanlı şairlerinin sultanı Ahmed Paşa’ya verilmesi kararlaştırıldı. Tarihte eşi benzeri olmayan bu büyük hadiseyle Nevâî’nin gazelleri ve hamsesi Orta Asya ve Hindistan’da olduğu gibi Osmanlı topraklarında da örnek alındı. Ve yine tarihte eşi benzeri görülmemiş biçimde tam 270 civarında gazeline nazire yazıldı.

Ali Şir Nevâî’nin İstanbul’a ikinci büyük seferi ise ilkinden tam 520 yıl sonra 26 Şubat 2012 tarihinde gerçekleşti. Fatih Üniversitesi’nde Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen, Türk Dünyası Belediyeler Birliği Başkanı Nihat Zeybekci, Özbekistan Başkonsolosu Abrar Gulyamov ve Diyalog Avrasya Platformu Eşbaşkanı Harun Tokak’ın da katılımıyla gerçekleşen tarihi sempozyuma Özbekistan, Kırgızistan, Rusya Federasyonu, Afganistan, Azerbaycan, Pakistan, İran, Tacikistan, Almanya ve Çin’den kırk civarında akademisyen ve aydın Nevâî’yi anlamak ve anlatmak için geldi. Özellikle de Özbekistan’dan yirmi akademisyenin katılması çok anlamlıydı. Bu sempozyumun hem bilimin hem de dostlukların gelişmesi adına birçok güzel neticeleri olsa da iki konuya özellikle dikkat çekmek istiyorum.

Nevâî, yaşadığı dönemden itibaren eserleriyle, fikirleriyle, kahramanlığıyla, fedakârlığıyla, ihtilafları anında çözmesiyle Türk dünyasının her zaman yanında bulunmuş ve fikirlerinden medet umulmuş bir aksakaldır. Herat’ta Hüseyin Baykara ile oğulları ve torunları, diğer Türk hakanları, devlet adamları arasında anlaşmazlık söz konusu olduğunda, devlet adamları ile halk birbirine düştüğünde, ilim adamlarıyla talebeler arasında bilimsel bir problem yaşandığında ya da şairler arasında poetik bir tartışma çıktığında hemen onun kapısı çalınır ve adaletine güvenilen bir insan olarak ondan yardım istenirdi. O, 15. yüzyılda tüm Türk dünyasını eserleriyle ve söylemleriyle birleştirmeyi başararak hiç şüphesiz birlik ve bütünlüğümüzün en güçlü mayalarından omuştur.

Hatta belki de Timuroğulları ve Herat; Nevâî sayesinde ömrüne ömür kattı, zaten Nevâî’den sonra ne Herat ne de Timuroğulları fazla yaşayamadı ve tarih sahnesinden silindi. -Malesef Herat gibi Hüseyin Baykara ve Nevâî’nin Herat’taki mezarlarının hali de içler acısıdır. Ancak bu sempozyumun önemli bir neticesi olarak resim sergisini gezen Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen ve TDBB Başkanı Sayın Nihat Zeybekci Beyefendiler konuyla ilgileneceklerini ve Ali Şir Nevâî ve Hüseyin Baykara’ya yakışır birer türbe için ellerinden geleni yapacaklarını beyan etmiştir. İşte tam da bu yüzden devrin hükümdarı benim hükmettiğim ülkede Nevâî gibi biri yaşadığı ve benim arkadaşım, kan kardeşim olduğu için bahtiyarım, diyebilmiştir.

Türk dünyasının aksakallara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu şu günlerde birliğimizin en büyük teminatı olan Nevâî’nin düşünce ve fikirlerine de her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç duymaktayız. Bu sempozyum sayesinde Nevâî’nin hiçbir zaman eskimeyen ve her an canlı kalan, yüzyıllardır müracaat ettiğimiz ve birliğimizin ve beraberliğimizin korunmasındaki en güçlü teminatımız olan yüce fikirlerini tekrar hatırlama şansını da elde ettik. Bildiğiniz gibi 15. yüzyılın başında Osmanoğulları ile Timuroğulları arasına bir fitne tohumu atılmış ve kardeşkanı dökülmüştü. Ancak yüzyılın sonuna doğru Nevâî ve diğer Türk büyüklerinin önderliğindeki dönemde yaralar sarılmış; dostluk ve kardeşlik eskisinden daha güçlü hale getirilmişti. Bu kardeşlik öyle güçlü tesis edilmişti ki tam 500 yıl boyunca hiç bozulamadı.

* Doç. Dr. Yusuf Çetindağ

Fatih Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölüm Başkanı

* Kaynak: Zaman

(Tashriflar: umumiy 102, bugungi 1)

Izoh qoldiring