Dr. Ahsen Batur — Üstat Adil Yakubov’un anısına.

099

Bazıları onun için Türk dünyasının Cengiz Aytmatov’dan sonraki ikinci yıldızı diyorlar, ama şahsen ben Aytmatov’un ona “üstadım..” diyerek ne büyük saygı ve iltifatlarda bulunduğunu bizzat görmüş bir kişi olarak, onu Türk dünyasının birinci yıldızı ve en ulu edebiyat çınarı olarak kabul ediyorum.

011

Dr. Ahsen Batur
ÜSTAT ADIL YAKUBOV’UN ANISINA

Özbekistan’a ilk gidişim, ülke bağımsızlığını henüz ilan etmiş olduğu için, yine Rus konsolosluğundan alınan vize ile mümkün olabilmişti. Yıllar sonra ata yurdumuz, ata kucağımız Türkistan’a ayak bastığımda, teneffüs ettiğim havanın, ata yurdumun insanlarının, öz karındaşlarımın hararetli kucaklamaları arasında bende yarattığı heyecanı kelimelerle anlatmak benim için hâlâ zordur.

Aradan altı ay geçtikten sonra, bir Özbek dostumun İstanbul’a gelirken bana hediye ettiği “Uluğbeyin Hazinesi” adlı romanın çevirisi tarafımdan yapılmış ve eser nihayet basılmıştı. İşte ikinci gidişim, koltuğumda Özbek kardeşlerimize Türkiye’den götürdüğüm bu hediye sebebiyle hem bende, hem onlarda daha derin bir heyecan yaratmıştı.

Taşkent’e varışımdan bir gün sonra, nihayet büyük üstat -ki Özbekistan’daki tüm yazarlar ona “üstat” diye hitap ederlerdi- bizi evinde bekliyordu. Kapının zilini çaldığım zaman melek yüzlü bir insanla karşılaşacağımı doğrusu hiç tasavvur etmemiştim. Kapıyı bizzat kendisi açmış ve “Kelinler, kelinler, ayaklarıngıznı eçmengler.. bu uyde milyonluk gılemler yok..” diyerek büyük bir tevazu sergilemiş; beni hararetle kucaklayıp “Hoş kelipsen, balam” deyip alnımdan öpmüştü.

Adına salon denilen topu topu 20 m2’lik odanın ortasındaki masada Özbekistan’ın en büyük yazar ve şairleri toplanmıştı. Tabii ki sohbet, iki halk arasındaki kardeşlik, hasret, dostluk üzerine gidiyordu.

İlk defa bir Özbek sofrasında, seçkin yazar ve şairler arasındaydım. Tabii ki, hemen pek çok evde olduğu gibi, burada da içki vardı, ama ısrar yoktu. Eline küçük piyalesini kaldıran kişi ayağa kalkarak salondakilere hitaben güzel sözler söylüyor ve sonra o sözün şerefine piyaleler yuvarlanıyordu. Baktım, tek konuşmayan kişi Adil Yakubov’du. Yanımdaki dostumun kulağına fısıldadım: “Adil Bey neden konuşmuyor?” “Bizde ev sahipleri en son konuşur, ondan sonra da meclis dağılır. Eğer daha önce konuşursa, bu ‘kalkın gidin’ anlamına gelir.” diye izahatta bulundu.

Bazıları onun için Türk dünyasının Cengiz Aytmatov’dan sonraki ikinci yıldızı diyorlar, ama şahsen ben Aytmatov’un ona “üstadım..” diyerek ne büyük saygı ve iltifatlarda bulunduğunu bizzat görmüş bir kişi olarak, onu Türk dünyasının birinci yıldızı ve en ulu edebiyat çınarı olarak kabul ediyorum.

Sonunda Türkiye’den götürdüğüm paketi heyecanla açtım ve Adil Yakubov’un “Uluğbey’in Hazinesi” adlı eserinin birinci baskısını masanın üzerine koydum. Oradaki insanların heyecanını, gözlerinin yaşarışını, kitabı saygıyla öpüp yüzlerine gözlerini sürüşlerini bir görmeliydiniz. Adil Bey:

“ Benim bu romanım yirmiden fazla dile çevrildi, ama hiçbirisi bu Türkçe çevirisi kadar bana zevk ve heyecan vermedi. Çünkü oradaki Türk biraderlerimiz böylece Özbek kardeşlerinin edebiyatıyla tanıştılar.” dedi.

Gerçekten de “Uluğbey’in Hazinesi”, Özbek edebiyatından Türkiye Türkçesine aktarılan ilk eser oldu. Onu daha sonra yine Adil Yakubov’un İbni Sina, Biruni ve Gazneli Mahmut döneminin olaylarını, ilimle saltanatın savaşını, doğrulukla sahtekârlığın, cahille âlimin, zalimle mazlumun mücadelesini konu edinen “Köhne Dünya”, Türkistan romancılığının babası sayılan ve Ruslar tarafından şehit edilen Abdullah Kadiri’nin “Ötken Künler”i, yine Adil Yakubov’un “Adalet Menzili”, Şükrullah Yusupov’un “Kefensiz Gömülenler”i, Pirim Kadir’in “Son Timurlu”su, Nur Ali Kabul’un “Unutulan Sahiller”i ve en son olarak yine Adil Yakubov’un “Mukaddes”i takip etti.

Sohbet sırasında Adil Bey, bana dönerek:
“-Balam, her yazarın bir ruhu vardır ve bu ruh onun eserinin satırları arasındadır. Senden tek ricam, eserlerimi çevirirken benim ruhumu muhafaza etmendir.” dedi. Yalnızca onun değil, diğer Özbek yazarlarının eserlerini Türkiye Türkçesine aktarırken de onların ruhlarını muhafaza etmeyi başardığım kanaatindeyim.

Yaklaşık on yılımı geçirdiğim ata kucağım Türkistan’da Adil Yakubov’la sık sık beraber oldum. Bana “Dört oğlum vardı, beşincisi sen oldun” derdi. Ve Özbekistan’da ne tür problemim olduysa, o uzun kollarıyla, her kapıyı açan, hatta paslı kapıları dahi açan izzet-ü itibariyle hep yanımdaydı. Bana “kendi oğullarım için yapmadığımı senin için yaparım, oğlum” derdi. Ben de kendisine hiçbir zaman adıyla hitap etmedim. Ona hep “Atahan” derdim. Artık Adil Bey’in, atahanımın evinin bir ferdiydim. Oğulları, kızları, gelinleri, tabii ki ak pürçekli çilekeş hanımı -ki zaten o yıllarda annemi kaybetmiş olduğum için, ona “anacan” derdim, o da memnun olur ve beni öz oğlu gibi bağrına basardı- artık beni evlerinde yabancı gibi görmüyorlardı. Teklifsiz girip çıkıyor, uykum geldiği zaman uzanıp yatıyor, canım bir yemeği çekince anacanıma söylüyordum ve o da hiç üşenmeden hazırlıyordu…

Üç gün önce bilgisayarımı açıp, maillere bakarken Babahan Muhammed Şerif’ten gelen bir mesaj gördüm. Onun bana mesaj göndermesi pek âdetten değildi. Heyecanla mesajı açtım ve okuduğum satırların etkisiyle kaç dakika bilgisayar karşısında öylece kalakaldığımı bilmiyorum; ama gözlerimin dolu dolu olduğunu ve damlacıkların yanaklarımdan aşağı süzüldüğünü hissediyordum.

Eyvah!.. Türk dünyasından, ata kucağım Türkistan’dan, eşi emsali yüz yılda bir gelen çınarlardan biri daha devrilmişti. Cengiz Aytmatov gibi bir çınarın devrilmesi üzerinden henüz bir yıl bile geçmeden, bana göre ondan daha büyük bir çınar devrilmişti..

83 yıllık bir çınarın devrilişinin verdiği tahassürle gözyaşlarımı silerken, onunla geçirdiğim günler, tatlı hatıralar, onun anlattığı ibretli olaylar bir bir gözümün önünde film şeridi gibi geçiyordu..

***

“Kefensiz Gömülenler” adlı eserin yazarı Şükrullah, Stalin döneminde Pantürkizm ve Panturanizm şuçlamasıyla 35 yıl Sibirya’ya sürgün yemiş; beş yıl orada çile çektikten sonra Stalin’in ölümü üzerine serbest bırakılmış ve Özbekistan’a dönmüştü. Mutasavvıf, filozof ve mütefekkir bir insandı. Kendisi hâlâ hayattadır. Adil atahanla birbirlerini çok severlerdi. Sık sık ya atahanın evinde, ya Şükrullah’ın evinde yemek yer, birkaç kadeh yuvarlar, sohbet ederdik; ama bu sohbetler benim için çok değerliydi. Şükrullah, durmadan Adil Yakubov’a takılır ve ona “Kart komünist!” der, birbirleriyle şakalaşırlardı. Anlattığına göre Şükrullah Bey, hiçbir zaman komünist partisi üyesi olmamış; fakat Adil Yakubov olmuştu. Nitekim kendisi bir dönem Duma’da milletvekilliği de yapmıştır.

Adil Bey, o sıralar “Adalet Menzili” adlı eserini yazıp bitirmiş, fakat eser henüz Özbekistan’da basılmamıştı. Kimseye yapmadığı bir şeyi yapmış ve eserinin bir kopyasını dosya içinde bana vermişti. Gerçekten de “Adalet Menzili” Özbekistan’dan iki yıl önce Türk okuyucusuyla tanışmış, hatta Taşkentli bazı yazarlar bu yüzden Adil Yakubov’u, eserini Özbek okuyucudan önce Türk okurlarına hediye ettiği için tenkit etmişlerdi. (Bu eseri daha sonra Özbekistan’da film yapılmıştır.)

***

Yine bir defasında, ben kendisini evime davet etmiştim. Kendi ellerimle Türkiye’den götürdüğüm bulgurdan bir bulgur pilavı pişirmiştim. Pilav çok hoşuna gitti ve “kendimiz buğday yetiştiriyoruz da, bunu neden keşfedemedik!?” diyerek taaccüplerini belirtmişti.

O sohbet sırasında bana anlattığına göre bir defasında İslam Kerimov Rusya’ya giderken Adil Bey’i de uçağına almış ve bir bardak viski doldurup kendi elleriyle ikram etmiş.

“Atahan,” demiş, “bana imzalayıp verdiğin ‘Köhne Dünya’yı okudum ve çok beğendim.” Sonra uçakta bulunan bakan ve müsteşarları yanına çağırıp, “Hepiniz Adil Bey’in bu romanını okuyun ve devlet başkanını yanlış yöne sevk eden, ona yanlış bilgi verip yanılmasına yol açanların akıbetini ibretle ve tekrar tekrar okuyun!” demiş.

***

Bir gün atahan bana, “gel seni bugün Özbek Yazarlar Birliği’nde hayatında ilk defa şahit olacağın bir yargılama meclisine götüreyim” dedi. Neden bahsettiğini bilmediğim için kendisiyle beraber gittim.

O dönemde ve daha öncesinden beri Özbekistan’da roman yazan bir kişi, eserini henüz basılmadan önce dokuz on nüsha çoğaltır ve üstat kabul edilen kişilerin tenkidine sunarmış. Onlar da sonra mahkeme kurup yazarı yargılar ve esere tenkitlerde bulunurlarmış.

Gittiğimiz mecliste de bir yazarın “Tanrı Kuduğu” (Tanrı Kuyusu) adlı bir eserinin tenkidi yapılıyor ve yayınlanıp yayınlanmaması konusunda karar veriliyordu. Sıra üstada gelince şu tenkidi yaptı: “Balam,” dedi eserin yazarına, “bir romanda aşk unsuru yoksa, o roman roman değildir. Lütfen eserine bir aşk unsuru koy”.

Gerçekten de kendisinin tüm romanlarında mutlaka bir aşk unsuru vardır. Gerçi kendisi tüm romanlarını dramatik bir şekilde sonlandırır ve kahramanları ya öldürür ya da intihar ettirir. Bu, onun kendisine has bir tarzıdır.

***

Bir defasında kendisine “Atahan,” dedim, “bugüne kadar Özbekistan’da Emir Timur’la ilgili bir çok roman yazıldı, ama hiçbirini sonuna kadar okuyamadım. Bu konu sizin gibi bir üstadın kalemiyle işlenirse okunur. Lütfen, hem Timur’u, hem de Bayezit’i yargılayan bir roman yaz.” diye ısrarla rica ettim.

“-Balam,” dedi bana, “çok zor bir iş istiyorsun benden. Emir Timur’u övsem Türk biraderlerim bana gücenir; Bayezit’i övsem  Özbek halkı da beni taşa tutup öldürür. Kıyın iş bu, balam..”

“Ama,” diye devam etti; “bir gün belki sana bir dosya gönderebilirim”. Fakat o dosya bana hiç gelmedi. Anlaşılan üstat, Timur’la Bayezit’i yazmaktan ya çekinmiş, ya da Kerimov’un gazabına çarpılmaktan korkmuştu. Galiba haklıydı. Nitekim bir defasında gittiğim bir hastanenin başhekimi bana, “Bizim Timur sizin Bayezit’in debdelesini çıkarmış..” demişti. “Evet, öyle olmuş; iyi ki öyle olmuş, yoksa bugün bizi sizin atanız bizim Timur’umuzu yenmiş diye Özbekistan’a sokmazdınız.” dediğimde, cevabı “Hiç şüphen olmasın!” olmuştu.

***

Adil Bey’in babasının adı Egemberdi’dir (Bizde Tanrıverdi şeklinde geçer). Fakat Stalin zamanında babası vatan hainliği suçlamasıyla gözünün önünde kurşuna dizilmiş ve bu yüzden nüfusa “Bir vatan haininin soy adını alamazsın” diyerek dedesi Yakub’un adıyla kaydedilmiştir.

Bir defasında Ali Şir Nevai caddesi üzerinde “Hamza Tiyatrosu”nda yanılmıyorsam, 75. yaş günü kutlaması vardı. Ben de oradaydım. Adil Bey halka hitaben yaptığı konuşmada şöyle demişti:

“Ben ahmağın tekiyim; ahmak olmasaydım, babamı gözümün önünde kurşuna dizen Rusların topraklarını savunmak amacıyla savaşa gitmek için henüz 16 yaşındayken yaşımı büyültmez ve cepheye koşmazdım..”

Sözü daha fazla uzatmak istemiyorum.

Kendisi Ahmet Yesevi’nin hemşehrisiydi. Yesi’ye yakın Karnak kasabasında dünyaya gelmiş; çilekeş bir hayat yaşamış ve çilekeş bir şekilde hayata gözlerini yummuştur.

Bazıları onun için Türk dünyasının Cengiz Aytmatov’dan sonraki ikinci yıldızı diyorlar, ama şahsen ben Aytmatov’un ona “üstadım..” diyerek ne büyük saygı ve iltifatlarda bulunduğunu bizzat görmüş bir kişi olarak, onu Türk dünyasının birinci yıldızı ve en ulu edebiyat çınarı olarak kabul ediyorum.

Nitekim rahmetli Ömer Lütfü Mete, onun “Uluğbey’in Hazinesi” adlı eserini okuduktan sonra şöyle demişti: “Bizde romancı geçinen kişilerin Adil Bey’in dizinin dibine oturup, ondan en az iki yıl kurs görmeleri gerekir.”
Onun gibi bir kalem yüz yılda belki bir daha gelir. Ama onun gelişini görecek kadar yaşayacağımı sanmıyorum.

Ruhu şad olsun..

Kaynak: Türk Solu

(Tashriflar: umumiy 175, bugungi 1)

Izoh qoldiring