Shahodat Ulug. Jayxun epkinlari & Şahodat Ulug. Ceyhun Nesimleri

Ashampoo_Snap_2018.02.08_17h58m50s_006_.png    Nasiba Yusupova iste’dodli yozuvchi Shahodat Ulug’ning «Jayhun epkinlari yoxud Jaloliddin Manguberdi qissasi» asaridan ayrim parchalarni turk tiliga tarjima qilib saytimizga yuboribdi. Uni sizga taqdim etar ekanman, turk tilini mukammal bilguvchilarning tarjimahaqidagi fikr-mulohazalarini kutib qolaman (Asarning o’zbek tilidagi to’liq matni sahifa pastida ilova qilingan).

Biograf Shahodat.JPG

Şahodat ULUĞ
CEYHUN NESİMLERİ
09

Birinci kitap

1. SERİMDE SATMAN SEVDALAR
(2. variant: Başımda tüccar sevdalar; 3. variant: Baş belası sevdalar; 4. variant: Baş belası tüccar sevdalar)

Uyuklama ilk önce devamlı düşünme ve kesintisiz olarak süren bir acı getirmişti; aynı zamanda müteyakkız yüreğinin azgın ve isyankâr nesimlerini de. Dariğa ağlamaktaydı. Kalbini nasıl tercüme etsin? Bilebilseydin keşke, on sekiz bin âleme yetecek kadar ahu feryadı olduğunu.

Yangından sonra kul tepesine dönüşmüş olan Maveraünnehir, artık nasıl doğrulta bilir gövdesini? Hangi dilde anlatsın kılıçların havada uçuştuğu, amansız kırılmış ve muazzez gönüllerin hâr olduğu kıranda, henüz gençken ölen ciğerlerin kanlı zevalini? Şem şat gövdesini keman, ay ışığı yüzünü saman eyleyen bu kader gümüş sonbaharın zarbı mıdır? Veya Moğol zehrinden midir? Bu elemi, bu sitemi nasıl hitap eylesin?

Rüya mıydı ya da gerçek? O ağlamaktaydı. Ağlarken halaskâr rüzgârlara haykırmaktaydı:

– Allah’a ve kendime yalan söyleyemem, aldatamam. Allah’tan korkuyorum ve kendimden giderek ürkmekteyim. Deli-divane ve aklını yitirmiş dalgalar tanık mıydı bu çılgınlığa? Gözyaşımı göllere kattım. Onlar Ceyhun’a eklenip akmış… Amma velâkin umudum yollardaydı. Umutsuz ümitlerden umut umarken umudumu kesemedim. Kaygılardan kaçamadım. Yalnız başım alıp gidemedim. Artık, ip geçirmişken boynuma, bir torba üzüntümü sırtlayarak göl kıyısına mı gitmekteyim? Duruyor muydun söğütler gölgesinde bana bakarak. Yollar bana engel midir? Huzurun bu kadar ırak! Ağladım. Rüyamda da, gerçekte de ağlıyordum. Yüreğimi alevden çıkartıp ateşe verdim. Kumru kuşum zebansız kaldı. Gezinip durmaktan yoruldum artık. Durdum, soluklandım biraz. Bir seslenme yükseldi sanki: ‘Ey, Dariğa, sen şarkı söyle, ben de sıbızgı çalgım – çankavuz çalayım. Hançerem yolunup çankavuz çaldım. Mantık ve sınırı yokluğa fırlatarak, gerçeklik ve tahayyülden mucizevî bir dünya, tılsımlı bir ezgi yaratmak mıydı amacım? Kalbim kuytu karanlık, varlığım ateş. Aslında hilkatler içinde insanoğlu eşsiz bir hilkat. Aynı zamanda, büyük bir ihtimal, kendim çaldığım ezgiye kendim karışıp akıyordum.

Benim bu dünyaya gelmemi sağlayan Tanrım, bu tüccar sevdalar üzerime gereği yararı olmayan yükleri mi yüklemişti? Zayıf kanatlarını hiç kaldıramıyor kirpiklerim. Gözyaşlarında Büyük Maveraünnehir üzüntülerinin özrü yatar ve oluk oluk yaş olup yuvarlanıverir, sonra yüzümde izleri kurur. Göz bebeğimde tazeliğini yitirse sükûnet, gözümün altı kabarır. Ümüğümde galip gelirse telaşım ve çırpınsam, ‘Ne oldu?’ diye soru sorma. Ağlasam bakma. Henüz erken, söğütlerin gölgesinde saçlarını tarama, nalân yollara bakma. Sana hiç yararım dokunmadı. Evleğinde sular tarayamadım. Yapamadım. Teessüf kaldım. Yine sıbızgı çalğım – çankavuz çaldım. Ahenk yandı. Alevin içinde kendim de yandım. Gözyaşlarımı tekrar göle eklerim. Bir topak ateş misal yanan yüreğimi Maveraünnehir üzere kırmızı bayrak olarak asarım. Gözlerimin altı kabarır, gözbebeğim kararır, donar.

Alelhusus, Ceyhun’un sularının ufak ve oynak dalgalarla kaynaşmasına ant olsun ki: Beni harap etmeye üzüntülerin gücü yetmez. Ben onlara galip geleceğim. Ve aciz dertlerden geriye kalmayacak hiçbir iz. Söyle, kim babanın belin kuvveti ve annenin lâfzî helâlından, ciğeri halinden bina olmadı? Dinliyorum, cevap ver, cevap.
Kendinden önce ciğer bendi – dil bendi vefat ettikten sonra, Onun şefaatine ve makamında Onun desteğinden umutlu, gönlü paramparça büyük ninem Ulman Hatun gibi niye bu kadar çizginiyorum. Anladım ki, bu günler geçici. Amma velâkin menzilim ırak. Bütün kulları ta iptidadan intihaya, ezelden ebediyete kadar sürünür-çırpınır, düşer-kalkar, ağlar-avunur. Demişler ki, şefkat – nehri bile durdurur. Meğer bu doğru ise, olsun şefkat nehir durdursun. Mekânına henüz ayak izi değmemiş Köhistanlı kaldırım açılsın.

Rüya mıydı, yoksa gerçek, ben ağlıyordum. Yine halaskârım – rüzgârlara haykırdım:

– Allah’a ve kendime yalan söyleyemem, aldatamam. Allah’ım dedim, yolum açıldı. Ya Rabbim dedim, müşkülüm küşat oldu. İlla, benim şekli şemailim Senin hükmündedir.

Şimdi o aniden büyüyüvermiş gibi bambaşka bir Dariğa olup, muattar ve güzel kokulu âlemden doya doya soluklanıp, havadar nesimleri yanılttı.

2.DALGALAR DALGIRINDAKİ HİKMET

His etti ki, ebedî berhayat olan Cenabı Hak on sekiz bin âlemi bir çırpıda – altı günde parçalara bölerek yaratmış. Gördü ki, üryan tuğyan dalga kıyıya çarpmak için tekrar dalgalanmakta. Sahrayı andıran vücuduna uzun zamandır yabancı olan bir güç geri dönüyor olmasından bahtiyar oldu. Varlığı Ceyhun dalgaları büyüsüne aşina olduktan sonra, sonsuz hayret duygusu ile tamamen dolu taştı. Bu üryan büyü onu kendine davet edici bir çan. İşbu çan çınladığı zaman var olan her şey büyülenecek ve dilsiz kalacak. Gönül teskin bulacak. Sonra kalbin hudutsuz serhatları üzere yankı yaparak, kişiyi sakinliğe davet edecek. Unutmadan: dalgalar dalgırında muazzam bir kudret var. Dedesi Begimqulu Allahyar söylemişti:

– …Şelale akarak dereye, dere aceleyle ırmağa dökülür. Irmaklar ise birleşmek için deniz tarafa yol alırlar. Birleştiğini dalgalar haykırarak, şiddet ve şecaat ile kıyıya vurulduğu zaman anlamak mümkündür. Sonra dalgalar cumburtuyla, dalgacıklar kımıl kımıl ve sessizce deniz derinliklerine siniveriyor.

Kuranı İlahi Kelamda Allah şöyle buyurur: ‘ve in teuddu ni’metallahi la tuhsuha’. ‘Allah’in nimetlerini teker teker saymaya kalkışsanız, onları sayamazsınız’. Filhakika!

– …Tatarlar, Romanlar, Avarlar, Moğollar ve Türkler, bunların hepsi mukaddes (kutlu) bir günde bir araya gelirler. Ve onlar Selamlaşma yerine davet edilir. Sonra amel defterine göre hizipleştirilir, – diye bahsetmişti Begimkulu şarki bir ahenkte düşüncelere dalarken. – Yani insanoğulları üç taifeye ayrılır. Yaşamlarını iman ve iyi amellerle geçiren insanlar ehli cennettir. Küfür ile kendilerinin yanı sıra başkalara da kötülük dileyip hayatini sürdürmüş olanlar cehennemliktirler. Nihayet, günah ve sevapları eşit olanların gideceği geçici arınma yeri ise Araftır. Araf cennet ile cehennem arasında bulunan yüksek duvardır. Cennet’e bakıp ümitle dolan, Cehennem’e bakıp ürperen bu insanlar orada Cennet’e ya da Cehennem’e gideceklerini beklemekte olanlardır. Unuttuğumuz nasıl yazılar yazılmıştır bizim alnımıza. İşbu yazgıları Ondan başka kimse alnımıza sığdıramaz.

Bunları söyledikten sonra o sala okumak için içeriye doğru yol almıştı.

Bir zamanlar şehzade i şehriyar altın sandık içine zer ve zebercet doldurmuş ve Dariğa’ya gizli bir mektup göndermişti.

Mektubunda böyle yazıyordu: ‘İnci tanesi gözlerinin içine baka baka bakışlarını başka bir tarafa çeviremeyen meftun gönlümün sesine kulak ver. Hiç kimsenin sesi seninki gibi sedalı, cazibeli değildir. Hatta öfkeliyken bile gözlerime ihtişamlı gözüküyorsun. O öfkede bile sadece sana özgü, sadece sana yakışmış sır dolu erdemlik gizlenmiş gibi. Bu sırrı bir türlü çözemiyor, gizemini çözememekten yoruluyorum. Sana gönül veren birisi başkalara teseyyüp kalır. Gözlerinde Allah lütfetmiş gizli ve mağrur bir hasiyet var. Bunun sırrı ne? Bunu harikulade bir gücün alameti diye anlıyorum. Yeryüzünde kimse senin kadar ağırbaşlı, vakur ve sakin olamaz. Bu sakinlik insanoğluna huzur veriyor, varlığımı huzurla dolduruyor. Sessizliğin her keste her zaman merak uyandıracaktır. Söylediğin kelimeler meraklarıma asla vazıhlık kazandıramaz, bilakis an be an ateşli merakımı alevlendirecektir. Beni duyuyor musun, Dariğa? Simanda tüm kalbin cilveleniyor gibi gözüküyor, ama aslında öyle değildir…’

Bu cümleler ona tanıdık geldi mi ki, bakışları ile ince ince, yuvarlak yuvarlak harfleri vurarak indirmekte. ‘Mazur görünüz, şehzade i şehriyar, – fışıldamış oldu onun dudakları, – aslında insanoğlu basit yaratık olduğu gibi bir de âcizmiş. Anladım ki, kendim de bu güçsüz vücudum gibi zayıfım’.

Aradan nice seneler geçti, ama onun cerahatleri hâlen iyileşmiş değildir.

– Babam geri döner mi? Ne zaman döner? – soruyor Alauddin annesine, belki yüzüncü, belki bininci kere.

– Dönecek, elbet, geri dönecek, – kalbi ırmakta ses çıkararak akıyormuşçasına bıkkın hâlde cevaplıyor oğlunun sorusunu.

– Öyleyse, ne zaman geri dönecek? – soru sormaktan usanmıyor oğlu.

Dariğa bu defa da cevap bulamadan sessiz kaldı.

Geçmişi henüz onu tamamen mahvedebilmiş değil. Alelhusus, kaygılarla ömrü geçmekte olsa da, mahvetmeye gücü yetmez. Geçmiş onu alevden çıkartmış, ateşe atmış. Dariğa, büyük büyük nemli gözleriyle ıraklara bakarak sessizce kalakaldı. Aslında oğluna anlatacağı, söylemek istediği ne çok konusu vardı onun.

8.RUHUMUZ DİRİDİR

Ruhun hatırası o kadar kadim,
Yaşı Âdem ile Havva’dan yüce…

Kuran’da buyuruluğu gibi: ‘Allah’in nimetlerini teker teker saymaya kalkışsanız, onları sayamazsınız’ Filhakika! Gece gündüzün yavaşça sonunu getirir ve siyah peçesiyle sarıp sarmalar. Bize ilginç bir hikmet gönderir. Yine yeniden Güneş doğar. Bu ön sekiz bin âlemi bir bir çırpıda – altı günde parçalara bölerek yaratmış olan Yaradan’ın takdiriilâhî ölçüsüdür. Güneşi Gündüze, Hilali Geceye hükümran, egemen etmiş. Gökyüzünde Şems teveccüh ile bir yana teselli söyleyerek, evreni tekrar zapt eder, dünyayı ışığa gömer, ışıkla örter. Akşamı indirdikten sonra, Hilal’a gökyüzü denizi sahrasında yanar kurt – yombi yıldızlarını ölçüyle, seçerek dağıtmayı buyurur. Sonra onlar gökyüzünde süslenip-bezenip yüzer dururlar. Zayıflatır – Hilal, yeni ay yapar, dolgunlaştırır Dolunay – Kamer yapar. Alelhusus, dolgunlaştırmak için önce zayıflatarak, daha sonra kendine döndürmek için birkaç menzili belirleyip, sonunda dalını kâh sağa, kâh sola tayınlar. Hepsi birbirini destekleyip, doldurup durur.

Anladık ki, onlar insan beynine mutlak etkisiz. İlahi tefekkür ile ayırır ve tertipler. Anladık ki, esininden yaratılmış kibar melaikeler sabahları misk sıkılmış nesim ve nevalardan pak taharet alırlar ve akıbet hesap ve kitap yamak için her tarafa giderler. Kimisinidir, neyidir yüksek, derece veya makamı bakımından üstün, diğerlerinden daha ziyat yapar. Çisentiler çiseler, sonra güle oynaya bir tutkun, kâh ağlatıp sızlatıp deli isyankâr yağmurlarını gönderir, fırtınaları su taşkınına çevirir, yıldırımları şimşeklendirip, topraktan aniden mantarlar çıkarır. Burada hatta ağı otları bile kıvranıp, kıvrılıp kendi güzelliğini ortaya çıkarırlar, onlar da hissederler, sevinirler, üzülürler. Dirilirler – ölürler. Toprakta büyüyüp, tekrar toprağa döndükten sonra, tekrar canlanmak için kum katına dertlerini döker, kışın ilkbaharı özleyip, baharı yaşadıktan sonra, yaza uzanır, önünde sonunda zülüf gösterip, zülfüyâr oynatıp bitkiler tekrar ve tekrar toprağı yarıp boy gösterir, beni beşer ayağının altına kadife kilim serer.

Alelhusus, Tinin hatıratı eski Topraktan kadim, yaşı Âdem ve Havva’nın yaşından daha da büyük. Ta ki bizler yaşamaktayız, tinimiz pervane, yaşam mumu söndükten sonra o ahret derdiyle yaşamaya devem eder. Kabir – son menzilimiz. O yaptıklarına, emellerine göre ya nur, aydınlık, ışıkla dolacaktır, ya da zulmet ve karanlık içinde kalır.

17. MEŞHERİ GÜRGENÇ DE YANİYOR

Onlar topraktan var olmuş ve yine tekrar toprak olmak için düzensiz hazırlık yapıyor ve bu gönüllere hüzün veriyor. Sonbaharın yaptığı şeydir bu. Ağaç dallarında asılı yaprakları tartaklayarak, gazel gibi savuran serseri rüzgâr vahametli ses çıkararak dolaşıyor.

Tam ikindi zamanı, öğle ile akşam arası. Sonbaharda kuruyup dökülen ağaç yapraklarını ezerek, morali bozuk halde gelmekte olan Gencebeg Kıpçak amcası Begimkulu Allahyar’ın kapısı önünde durdu, sonra kendi kendine bir şeyler söylendi ve içeri girdi. Oda başköşesinde bacağı örtülmüş, sırtına yastık koyarak duvara sırtını vererek oturan hasta amcasına gözü ilişti.

– Amca, herkesin ağzında aynı laf, Cengiz Han Gürgenç (Köhne Ürgenç)’e göz dikmiş. Meğer bu gerçek ise, burayı dağıtıp önce Horasan, daha sonra Bağdat’a gitmek için hazırlık yapmamız gerekecek.

Begimkulu kangrene yakalanmıştı. Kangrenli uzuvlara has morumtırak bir büzülme arz eden ayağına işaret ederek yiyeni Gencebeg’e:

– Benim törümden görüm, mezarım daha yakın. Meğer ihtiyar ettiysen, senin yolunu bağlayacak değilim. Ben Gürgenç’te kalacağım.

Dört gün sonra Gencebeg Kıpçak hanımı Nesibeli, büyük oğlu Ağabek, gelini ve torunlarıyla beraber Gürgenç’i terk ettiler. Salahiddin ve Rahmiddin babasıyla gitmediler şehirde kaldılar.

Harezmşahlar başkenti kaygı ve tehlike içerisindeydi. Bu kaygı giderek artmakta, korku ve telaşa dönüşmekteydi. Zifaftaki geline benzetilen güzel Gürgenç yırtıcılar önünde tirildeyen, titreyen tavus kuşu gibiydi güya. Acımasız Moğolların büyük bir orduyla üzerine gelmekte olduğunu öğrenen şehzadeler – Uzlakşah ve Akşah büyük korku ve ani dehşet duygularına kapılarak, şehri bırakıp kaçtılar.

Bin iki yüz yirmi bir yılının kara kışı. Cengiz Han Gürgenç’i ele geçirmek için bütün Maveraünnehir’i titretip, kılıcından kan damlatarak Harzem’e yaklaşıyordu. Şehir himayesine Humartakin serdarlık edıyordu. Gürgençliler Vatanını korumak için canları pahasına merdane savaştılar.

Kendisini Sultan olarak ilan eden Humartakin, şehir kapısını düşmanlara açıverdi. Cengiz Han ileri gelen şeriat ve din adamlarına ve el arasında saygı ve hürmet kazanan şeyh Necmeddin Kübra’ya mürüvvet göstererek, bir kenara geçmesini istedi, şehri terk etmesi için izin verdi.

Bu mürüvveti Şeyh kabul etmedi.

– Vatan müdafaası için canını ortaya koymak yüce işlerin en yücesi, sevap işlerin en sevaplısıdır. Kim ki Vatan için savaşırsa, onu mükâfat – ecir bekler! Bu günler ahrette verilecek büyük mükâfatın alameti olarak kalacak! Dünyadan salih emellerle ve pirüpak gitmeyi bizlere nasip eyleyerek, huzurunda izzet ve mertebeye münasip eylesin. Kullarını öz erciden bibehre bırakmasın! Her türlü fitneden korusun, doğru yoldan şaşırmasın! Bizlere güzel hatime nasip eylesin , – dedi.

O Vatan müdafaası, için bel bağlayan Gürgençlilere:

– Son damla kanımız akana kadar savaşacağız, – diye haykırdı.

Kalabalık Şeyh Necmeddin Kübra önderliğinde Moğollara karşı savaşa girdi. Gürgenç çevresindeki Tahiriye, Kardar, Marohard halkı da onlara katıldı.

Kalbi vatan sevgisiyle ateş gibi yanan vatanseverler Tanure ve Meydan mahalleleri sokaklarından geçerken Kabilan kapısından şiddetle içeri giren Moğollarla karşılaştılar.

Şeyh arkasında cehtle gelmekte olan kalabalığın içinde Salahiddin, Rahmiddin, Mevlan, Kasım pervaneci ve onun oğulları Laçinbeg ve Pelvanbeg de vardı. Onlar ellerindeki silahlarını sımsıkı tutmuş, harp meydanına giderek yaklaşırken, korkunun ne olduğunu tamamen unutmuş, ölümün üzerine yürümekteydiler. Kalpleri ise kıyamete kadar düşmanları sayılan Moğollara karşı bitmek bilmeyen nefretle doluydu. Bu nefret karşısında, intikam önünde korku hiçbir şey değildi.

Moğollar Gürgençlilerden bu gibi amansız bir karşılık beklememişlerdi.

Üzün zamandır Şeyhi nişana alarak vurmak için hedefleyen bir Moğol asker ona doğru yaydan ok attı. Derken, ok Şeyhin göğsüne saplandı. Her ne kadar o yaralandıysa da, kendine doğru sancak sallayarak gelmekte olan düşmanın üzerine yürüdü ve onun ellerinde yelpirdemekte olan sancağı çekip aldı. Gözlerine kan dolmuş Moğol Şeyhi öldürmek için kılıcını onun boynuna batırdı. Ölümü mertçe karşılayan Şeyh Necmeddin Kübra harp meydanında ülkesini savunmak üzere düşmanla savaşmakta olanlara:

– Vefatım tarihi ‘Şâh-ı şüheda’, – diye haykırdı.

Canileşen yağı bir hamle ile Şeyhin kafasını kesti. Bu arada Selahiddin caniye atıldı, yakınlarda bulunan başka bir yağı onun kalbine hançerini batırdı. Ardı sıra Rahmiddin ve Mevlan da şehit düştüler.

Hasımlar giderek içerlemeye başladılar.

Paniğe kapılıp kendi derdini unutan Begimkulu’nun kafasını bir Moğol askeri uçuruverdi. Bu acıya dayanamayan Fatma taş yürekli Moğol’un üzerine yürüdü. Yağı keskin kılıcıyla onu da öldürdü. Bu dehşete tanık olan bebek vahametin ne olduğunu his etmiş olmalı ki yüksek sesle ağlamaya başladı. Kana susamış yağı hiç tereddüt etmeksizin onı da kılıçtan geçirdi. Yağılar eline ilişen ne varsa kendileriyle alarak, Begimkulu Allahyar’ın evinden uzaklaştılar.

***

Dariğa hamile kız kardeşi Zühre’ye fısıldadı:
– Tavukların kümesine geçeceğiz.

Can korkusuyla abla-kız kardeş Alâeddin ve Rukiye’nin elinden tutarak, kümesleri teker teker geçtiler ve en içerideki kümese kafa soktular.

Çevreleri darmadağındı. Savaşta şehit düşen Salahiddin’in evine şiddetle giren caniler evde ne var ne yoksa hepsine el koydular. Sonra ahıra geçtiler. Kazığa bağlı büyükbaş hayvanları iplerini çözerek dışarı saldılar. Kapıya az kalmışlardı ki, bir Moğol asker geri döndü. Onun gözü ahırın solundaki kümese ilişmişti. Kümes temeğini açarken, tavuklara seslendi:

– Hadi, follukta yumurta yumurtlamadan hepiniz dışarı çıkınız. Bugün öğle yemeğine yemek olacaksınız…

Ödü kopan tavuklar yüksek sesle kendilerini dışarı vurdular. Talancı tavukların birini bırakıp, diğerini kovaladı. Sonra hedefleyerek birine ok sapladı. Kendinin ustaca hareketleri hoşuna gitmiş olmalı ki, yüksek bir kahkaha patlattı. Kapıyı apaçık bırakarak, defolup gitti.

Karanlık kümes köşesinde kızını sımsıkı kucaklayan Dariğa sessiz ağlamaktaydı. Küçücük çocuk bile esen kaldığını fark etmiş olmalı ki, ses çıkarmaya cesaret edemiyor, annesine sımsıkı sarılmış, öylece kalakalmıştı. Oğlu Alâeddin ise dehşet patlayan ortamdan bıkmış hâlde teyzesine sarıldı.

Moğol askerleri Gürgenç’i kıyamet ateşine verdiler, yakıp yıkıp yerle bir ettiler.

Kırmızı kana boyanmış kent kimsesiz kaldı. İşte o zifaftaki geline benzetilen güzel başkent mahvolmuş, zayiata yüz tutmuş, musibet ve felaketin yuvasına dönmüştü. Gürgenç Gürgenç’e hiç benzemiyordu…

18. SEN AĞLAMA…
(ölü, müstemleke sükûnet)

Ansızın uykusu kaçan Dariğa yerinden kalktı, rafın yanına geldi, gaz lambası fitilini biraz daha yükseltti. Döşekte uyumakta olan kızı nagehan uyandı, annesini elleriyle aradı, yanında olmadığını anladığı anda ince, acı ve yüksek sesle bağırarak ağlamaya başladı:
– Anne… anne…

Dariğa can havliyle kızına yetişti. Onu sakinleştirmeye çalışırken, kulaklarına fısıldadı:

– Sessiz… Sessiz, ağabeyini uyandıracaksın şimdi…
– Anne!
– Buradayım, annem!

Rukiye annesinin boynuna sımsıkı sarıldı, bir daha ellerini yazdırmadı. Dariğa kızını sakinleştirmek için tekrar fısıldadı:
– Buradayım… Buradayım, annem!

Kızını uyutacaktı, ama annesinden hiç ayrılmak istemeyen kızcağız annesine sımsıkı sarılıp, ağlamaya başladı. Dariğa kızını sakinleştirmek için yürek denilen mezara gömmüş olduğu acı kaderini bir ezgi olarak söyledi:

Gözlerin zaten kara, canımın içi ağlama,
Yüreğim zaten yara, canımın içi ağlama.

Yiğit baban yurdum diye toprak koçup gitmiştir,
Perişan Ceyhun ağlar, canımın içi ağlama.

Acı kaderim gömdüm yüreğim oldu kabir,
Ağladım, feryat ettim Cengiz’in adı cebir.

Yas tutan Ceyhun kükrer: ‘ya sebat u, ya sabır’,
Sahra’yı koçup yatar nice şehit bahadır…

Vakit geçti gitti, etrafta sadece müstemleke ve ölü sükûnet hâkim. Kızcağız düzenli soluk alıp verirken uyudu kaldı. Uyuklarken ne zaman hafif uykuya daldığını fark etmeyen Dariğa’nın gözlerini bir gaflet perdesi sardı güya.

Kuşların uykularından uyanma zamanı yaklaşmaktaydı…

– Ey Dariğa, – diye seslendi ona birisi. – Sen şarkı söyle, ben sıbızgı çalğım – çankavuz çalayım!

Dariğa, sabrı tükenip öfkesi taşacak duruma gelmişti. Elleriyle dudaklarını kapatıp, sessizce ağlamaya başladı.

Validesi Gaşiye (Hatun) onlara esenlik diliyordu. O acı çekerek ağlamakta olan kızının omuzlarına elleriyle dokundu. Dariğa ardına dönüp baktı. Validesi şefkatli kızına ilahi kelimeleri söyledi:

‘Selam sizlere, ne hoşsunuz! Ebedi olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!’ Birdenbire uyanıverdi. Dariğa sessizce ağlamaktaydı. O rüyasında da, gerçekte de ağlıyordu. Sabah oldu, güneş doğdu. Deli hayâlı çalınarak, yine ayet ahenk ve ezgi olarak yükseldi: ‘Selam sizlere, ne hoşsunuz! Ebedi olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!’

Bu insanca, insana özgü olan bir kelam değildi. Çevresine bakındı. Sol tarafında hamile kız kardeşi Zühre uyumaktaydı. Defaten kendine geldi. Dariğa hatırladı. Kuran’ı ezberlemişti. Bunu hatırlayınca gözlerindeki perde kalkıverdi. Bu Zümer süresi yetmiş uçuncu ayetti. Tılsım açılmış, ahenk olarak dağılmaktaydı.

Gerçekten de tılsım örtüsünü çekince, ayetin mahiyeti aydınlanmıştı.

Dariğa yüzünü kıbleye çevirdi, alnı secdeyle buluştu.
– Allahu Ekber! Subhane Rabbiye’l-ala! – Etraf ahenkle doldu taştı. Cila oluk oluk aktı.

Dariğa kendini dışarı attı. Göğsü serin, tertemiz rüzgârla doldu. Ne yaptığının farkında olmadan gökyüzüne baktı kaldı. Ucu bucağı olmayan sahra tanıdık ahenkle dolup taşıp ağardı:

Gözlerin zaten kara, canımın içi ağlama,
Yüreğim zaten yara, canımın içi ağlama.

Yiğit baban yurdum diye toprak koçup gitmiştir,
Perişan Ceyhun ağlar, canımın içi ağlama.

Ahenklerde Mengüberdi’nin söylemiş olduğu nida eklenerek aktı:

– Ey Dariğa! Sen şarkı söyle, ben sıbızgı çalğım – çankavuz çalayım!

Dariğa, ok gibi içeri fırladı, eşyalarını karıştırarak, bir şey aramaya başladı ve aradığı şeyi buldu…

Bir zamanlar Sultan Celaleddin bir altın kutuyu zebercet ve zümrüt ile doldurup, Dariğa’ya gizli bir mektup göndermişti.

Mektupta işbu kelimeler yazılmıştı:
‘İnci tanesi gözlerinin içine baka baka bakışlarını başka bir tarafa çeviremeyen meftun gönlümün sesine kulak ver. Hiç kimsenin sesi seninki gibi sedalı, cazibeli değildir. Hatta öfkeliyken bile gözlerime ihtişamlı gözüküyorsun. O öfkede bile sadece sana özgü, sadece sana yakışmış sır dolu erdemlik gizlenmiş gibi. Bu sırrı bir türlü çözemiyor, gizemini çözememekten yoruluyorum. Sana gönül veren birisi başkalara teseyyüp kalır. Gözlerinde Allah lütfetmiş gizli ve mağrur bir hasiyet var. Bunun sırrı ne? Bunu harikulade bir gücün alameti diye anlıyorum. Yeryüzünde kimse senin kadar ağırbaşlı, vakur ve sakin olamaz. Bu sakinlik insanoğluna huzur veriyor, varlığımı huzurla dolduruyor. Sessizliğin her keste her zaman merak uyandıracaktır. Söylediğin kelimeler meraklarıma asla vazıhlık kazandıramaz, bilakis an be an ateşli merakımı alevlendirecektir. Beni duyuyor musun, Dariğa? Simanda tüm kalbin cilveleniyor gibi gözüküyor, ama aslında öyle değildir…’

Dariğa Sultan Celaleddin’in yazdığı mektubu yüzlerine sürerek ağlıyordu. Dariğa, o zaman rüyasında da, gerçekte de ağlamıştı…

Gökyüzünden zulmet perdeleri çekilmeye başlarken, yeryüzü üzerine siyah bir kubbe gibi kapanan ufukta fecrin beyaz ipliği siyah iplikten yavaş yavaş seçilmesiyle tanyeri ağardı. İşte besbelli ve apaçık göründü. Gözüken yiğit sancaktar Celaleddin Mengüberdi’den başka birisi değildi. Büyük Harzemşahlar saltanatının son varisi elinde yüksek tutan tuğunu dalgalandırıp, atı dörtnala koşturup gelmekteydi.

Dariğa, geri döndü ve içeri girdi. Bir şekilde Moğol askerlerinin eline geçmeyen çankavuzu raftan aldı ve tekrar dışarıya atıldı. Tan çekildi. Ufuk üzerinde ateş kırmızı renk aldı. İlahi ışıkların derinliklerine inen Şems zerrin müjde püskürttü. Bu püskürtü ölü, müstemleke sükûnete batan, gaflette kalan Sahra ve matemli Ceyhun’a gönderilmiş kutlu haber, hayırlı müjdeydi. Sıbızgı elinden kaydı. Dariğa bu sefer çankavuzunu daha sıkı tuttu. Mantık ve sınırı yokluğa fırlatarak, nesnellik ve hayallerden güzel bir dünya, büyüleyici ezgi yaratmaktı amacı. Kalbi talan olmuş, varlığı ise ateşler içinde yanıyordu. İnsanoğlu hilkatler içinde ulvi bir hilkat. Etrafta ahenk, ezgi, nağme yanmaktaydı. Zaman giderek eskimekte, yıpranmakta, Kuran ayetleri ise ışımakta, aydınlanmaktaydı: ‘Selam sizlere, ne hoşsunuz! Ebedi olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!’

Birinci kitabin sonu

İKİNCİ KİTAP

Yazardan

Ölüm Celaleddin’in umurunda değildi. Ölüm kaygısını hiç önemsemediği gibi bu âciz duyguyu yokluğun derinliklerine gömmüştü. Aslında korku onun için hiç bir şey değildi. Tehlikeli vaziyetlerin içinde bitilen kaderi Allah’ın emrindeydi. Her ne kadar batman batman ağırlığı omuzlarına yüklemiş olsa da, Celaleddin kendinden emin, özgüveni yüksekti.

Ben ansızın kendimle barışık olmakta zorlanır oldum. Bilemediğim mehabet içerisinde yokluğun derinliklerinde kaybolmaktaydım. Aslında karmakarışıktım. Sevdaya tutulmuş, aklını yitirmiş kasırgalar içimde dans ediyor, beynimde bir suru olasılık dönüyordu.

Adından söz ettiğim kasırgalar beni silkeledi, sarstı geçti. Vatan, anayurt, sıla… Hasret çekmektense özlemek daha üstün geldi. Aynı zamanda alışılmışın dışında olan fevkalade durumda ben kendi yaşamımı terk ederek, Celaleddin’in hayatına göç ettim. Her ne olursa olsun, anavatan toprağına yüz sürmek benim de arzumdu…

Delikanlılık kuvveti bileklerine sığmadan dolup taşan, gücünün şiddeti omuzlarında kabaran Celaleddin tehlikelerle dolu hayatını yaşamaktaydı. Devri devran darüssaltanatın, Pamir Dağlarından Tiyanşan – Tanrı Dağlarına kadar, Pers Körfezinden Fırat ve Dicle nehrine kadar etkisi altına alan Harzemşahlar saltanatının son hükümdarı – Celaleddin’in manevi kudreti ve şecaatine, cesareti ve erdemliliğine kudretli Cengiz bile hayran kalmıştır. Ben güya onun hayatını içimde taşımaktaydım. Gizlesem yanlış olur, onun cesaretlerle dolu hayatı benim yıkılmakta olan duvarlarımı onarıvermişti. Onun gibi yılmaz, azimli ve sebatlı, onun gibi vatanperver, onun gibi ekâbir ve maneviyatı güçlü, her zaman alnıma yurdumun nesimlerini püfküren zata henüz hiç denk gelmemiştim. Bunu anlayıp yettiğim an itibariyle ben biçare kendi yaşamımı tamamen unuttum, onun hayatı ile yaşamaya başladım.

Böyle zamanlarda ben kendimi tamamen farklı hissediyorum. Daha doğrusu, gerçekten yaşamaya başlıyorum. Gerçekten kendi yaşamımı unutmuş, onun hayatını yaşamaya başlamıştım. Ve bu anlaşılması güç olan durumdan hiç kurtulamadım. Anladığım tek şey var ki, o da olsa benim bu durumum uzun, daha çok uzun bir süre devam edecek…

1.DALGALAR İÇİNDEKİ BAŞBUĞ
(2. variant: Kıvrımlar içindeki başkomutan)

Önde atlarını dörtnala sürmekte olan askerler rüzgârın şiddetine aldırış etmiyorlardı. Yetti mahir asker. İşini iyi bilen, yetenekli askerler. Hepsi yağrınlı, iri yarı, dev yapılı, hepsi de geniş omuzlu bahadırlar.

Eldegiz, Talip Sarban, Subhankulu, Davutoğlu, Sabitkaya, Halit Zaman ve Bedir Orhan…

Onların her biri isimlerine savaş meydanlarındaki benzersiz kahramanlıklarıyla sahip olmuşlar. Onların her biri Celaleddin’e içten bağlılar, itimatlıdırlar. Onun en sadakatli, güvenilir askerleridirler.

Celaleddin, Uzlakşah, Gürsancti, bir tümen süvari birliğinin gözetiminde ilerliyorlar. Atlarının toynakları altından yükselen toz duman bir anda kayboluveriyor, sahra ne kalabalığın ne de atların ayak sesini önemsiyor, kucağında usta dansöz gibi raks eden kasırgayı sessizce seyrediyor gibiydi. Askerleri önünde başbuğ olarak at süren Celaleddin kasırgalar kopmuş dalgalar içerisinde sessizce ilerlemekteydi. Oysa bu kibirli nesimler onun göz alıcı mehabeti önünde dut gibi dökülmesi, hiç olmamış gibi kaybolup gitmesi gerekmez miydi? Tıpkı deli rüzgâr gibi başkaldıran gönül harabelerinde onun kendisi değersiz değil miydi?

Nice bigünahların canına kıyan, beşikteki bebeklere bile acımayan, önüne çıkan her kesi âmâsızca katleden, kılıcıyla doğrayan Cengiz Maveraünnehir kentlerini kasıp kavurmaktaydı. Bu amansız ve acımasız, can alıcı ve kahredici işgaller Celaleddin’ın cismi canında külhanlar yakıyordu. Bu alevler onun canına cebretmeyi bir turlu bırakmıyordu.

Aslında o kendi hayatını hiç yaşamamış gibiydi. Ve ondaki bu ezginlik herkese üzüntü veriyordu. Çevresindeki sahra, badiye de tıpkı onun gibi ruhsuzdu.

‘Çağatay Otrar’ı ele geçirmeyi nasıl başardı? Kendisini şiddetle savunan kent nasıl düşer? Kent her şeye rağmen iyi dayanıyordu, kuşatma uzun sürdüğü için mi düştü? Kalenin savunması için yeterince güç ayrılmamışımıydı yoksa?’ Ucu bucağı, belli bir cevabı olmayan bu sorular onu rahat bırakmıyordu.

Aradan fazla bir zaman geçmeden Cuci Seyhun eteklerini zapt etti.
Sığnak, Berakend ve Hocend Moğollar tarafından istila edildi.

Maveraünnehir’in kalbi – Semarkand, Buhara ve Gürganç’ı mahvetmeye Cengiz’in kendisi üstlendi.

Celaleddin’in ışık emmekte olan alnı güneşten buruştu. Sanki damarları kopmuş, damarlarında dolaşan yaşam kanı ise hareketsiz kalmıştı. Birden kendine geldi. Kıyısından taşmış sancı, canını kanatmakta olan ukubet, hatta kendi gövdesi bile yüreğine zorbalık yapıyordu.

Göz önünde kılıç kılağılayan muharebe ölüm tasvirine çizmeye başladı…

Kuşatılmış olan kentlerin dışarı dünya ile iletişimleri kesin olarak koptuktan sonra babasının gücü tamamen kesildi ve o an itibariyle acıklı intihayı kavramış oldu.
Buhara ateşler içinde kaldı. Semarkand zayiata uğradı. Cengiz bir hamleyle onu ele geçirdi.

Celaleddin isteksizce çevreye göz gezdirdi. Önde gitmekte olan Eldegiz atını kırbaçladı, var hızıyla sürdü. Atın ileri uzanan başı bir avuç güneş ışığıyla aydınlanıverdi ve kızıl derisi ansızın parlak bir renge büründü. Atın ayakları altında ses çıkararak akıp gidiyordu kum taneleri. Rüzgârın uğultusu kulaklardan kaçıp gitmiş, ta uzaklara çekilmişti. Ama dört bir tarafı müstemleke ölü sükûnet kuşatmıştı.

Bu çok tehlikeli durum idi,
Ve ağır korku verirdi insanoğluna.

Çevreye sarılan sessizlik Cengiz casuslarını gizliyor. Han hafiyeleri kum tepecikleri arkasına saklanarak, hain bakışlarıyla Muhammed Harezmşah ve şehzade Celaleddin’in attığı her adımı gözetlemekle meşgul. Şehzadenin derdi tepelendi, kalbi yıprandı, canı yandı. Babasının kendi canını kurtarmak için başının derdine düşmesi, kıyı bucakta, kenarda köşede saklanması düşmanın işine geldi. Şehzadenin sabrı tükendi, tahammülü kalmadı. ‘Bu’ dedi, ‘Tüm Maveraünnehir’i Cengiz’in eline kendi rızasıyla teslim etmek değil mi?’ Acımasız hayaller içini yiyor, elem içinde kıvranıyor, üzülüyordu.

Sımsıkı tuttuğu dizginler ellerinde kıpırdıyor, zihnindeki hayaller rüzgârdan ıslıklar kopartıyordu. Annesinin söylediklerini hatırladı: ‘Düşman kılıç kılağılayan bir dönemde saltanat sahipsiz kaldı. Yurdu korumak senin hakkın! Henüz hiçbir şey için geç değil. Yağıya yan verme! Kılıcını sımsıkı tut, oğlum!’
Bazen öyle anlar oluyor ki insanın hayatında, söylemek istediklerini söylemeye cesareti yetmiyor. Çekiniyor, kaçınıyor. Sonra korku ile titremekte olan tehlike düşman gibi üzerine geliyor. İşte o korku canını ateşe veriyor. Ve bu ateş hiçbir zaman sönmüyor.

22.HAREZMŞAH MEKTUBU

Anuş Teğiniyler akıl zekâsından nasibini alan Celaleddin, Harzemşah şehzadeleri arasında bir aslandı. Bu aslanın hamlesi rakibinin aklını başından alırdı. Amma velakin babasının saltanatının giderek zayıfladığına seyirci kalmak bir evlat için gayet zor bir durumdu. Onun yürüttüğü siyaset Maveraünnehir’in başına bela açtı, külfetler yağdırdı. Bu yüce darüssaltanat zevale yüz tutmakta, çökmekte, çürümekte, yıkılmakta, son bulmaktaydı. Şehzade’nin canı sıkıldı, dişlerini sıktı, çene hatları daha da belirginleşti. Harp meydanı, düşmanların acımasız kılıç sallaması gözünün önünden gitmiyordu. İçindeki nefret ateşi harlandı. Bu büyük sıkıntı, eziyet ve ezinç onu bir turlu terk etmek istemiyordu. Gerçekten de etrafında can alıcı düşman kılıcı müthiş ölüm manzarası çiziyor, sürekli tehdit ediyordu. Sol göğüs kafesi ve etrafında hissedilen şiddetli ağrı aklını başına toplamasına yardımcı oldu. Sol eliyle dizginleri tutarken, sağ eliyle kalbine hafifçe dokundu. Göz kapaklarının üstünde sanki tonlarca ağırlık var gibi güçlükle gözlerini kapattı. Sancı geçtikten sonra derin nefes aldı. Sağ eliyle göğsünü okşamakta, diğer eliyle atı yöneltmekteydi. Bir ara kalbini okşayan eli cebindeki mektuba dokunuverdi. Bu mektubu babası Sultan Muhammed Harezmşah ona gizlice göndermişti.

‘Gözlerim yollarda şehzadem… Sürekli hayal kurmak beni darmadağın ediyor. Kardeşlerinin düşman elinde zeval bulması, validemin acı kaderi ve dil parem Han Sultan nalesinden gönlüm hasrette kaldı. Kaç gündür, kaç aydır bir müjde bekleyerek, müjde beklemekten de yoruldum. Asla yüzüm gülmedi. Sorgulasam caninin can alıcı cefasından, diye cevap aldım. Beni bu hallere düşüren: kibirim, ani karar vermem ve fevri davranmamdır. Yanlışlarımı anladım, ama çok geç anladım.

Günün birinde muhakkak mumum sönecek. Ben hakka yürüsem de, geriye evlatlarım kalacak. Geride kal, benim gerimde kal! Sen Anuş Teğiniylerin devamcısısın! Harezmşahlar saltanatını yok etmenin, şehzadelerimin canını acıtmanın ve ciğerparelerim kanı yerde kalmayacağını, intikamın nasıl alınacağını düşmana göster! Bil ki, yollarına dikenler dikecekler. Ama sen demir dikenleri bile önemsemeden geçe bilirsin. Yüreğine gerçekleşmeyen arzuların üzüntü verir, ama sen galip geleceksin!
Vicdanın ilerlemekte olduğun aydınlık yolun olsun! Cengiz kılıcından esen kalmış kardeşlerine yol gösterici ol. Gözlerim yollarda şehzadem… Hayaller hâlimi perişan ediyor. Validemin acı kaderi, dil parem Han Sultan nalesinden gönlüm hasrette kaldı. Dilerim kardeşlerine baş olursun. Onları bana getir. Size söyleyecek sön sözüm vardır’.

Harezmşah annesi Turkan Hatun’un acı kaderi, hanımları ve biricik kızının yerle bir edilmiş namusundan haberdardı. Gencecik yaşta canına kıyılan şehzadelerin talihsiz kaderi onun canını yakıyordu. Böylece şehzade Celaleddin’e gizli mektup yazarak, onu huzuruna çağırmıştı.

45.‘KİMDEN KORKUYORSUN?’

İki gün sonra Harezmşah huzuruna şehzadeleri çağırttı. Şehzadeler birer birer içeri alındı.

– Şehzadem Celaleddin! – Harezmşah’ın sesi yüksek tavanlı olan bu sarayın duvarlarında belli belirsiz bir ilahi yankılanıyordu.”
– Buyurun, Şehinşahım!

Harezmşah tahtından kalktı. Celaleddin’e doğru adımladı. Şevketli babası Tekeş’in bakışları mühür edilmiş gözlerini şehzadeye kilitleyerek, kılıcını doğrulttu ve sordu:

– Savaş meydanında kimden korkarsın?
– Allah’tan korkarım!

– Aferin!
– Size minnettarım!

Harezmşah parmağındaki sarı renkli yakut yüzüğünü çıkardı ve oğluna uzattı.

Şehzade padişah önünde diz çöktü ve eteğini öptü. Sonra ayağa kalktı, şevketli pederinin derin bakıcı gözlerine gururla baktı. Harezmşah’ın verdiği yüzük Celaleddin’in parmağında parlayıverdi.

– Şeref duydum, Şehinşahım! Gururla Harezmşah’a tekrar baktı. Geri çekildi. – İftihar ettim, çok memnun oldum, – dedi.

– Şehzadem, çıka bilirsin!

Diğer şehzadeler de peş peşe sultan huzurunda hazır oldular.

– Şehzadem, Kutbiddin Uzlakşah!
– Beni çağırtmışsınız, buyurun, Şehinşahım!

Harezmşah taht üzerinde vakarla otururken, evladına soru işaretiyle baktı.

– Yaklaş.
– Emrediniz.
– Uzlakşah sana bir sualim olacak!

Uzlakşah yere bakmış kafasını biraz kaldırdı, bakışlarını pederinin gözlerine kilitledi.

– Sorun, Şehinşahım!
– Sen kimden korkuyorsun?
– Ağabeyim Celaleddin’den!

Sonra sultanın huzuruna şehzade Gıyasettin Pırşah çağırıldı.

– Şehzadem, Pırşah!
– Buyurun, Şehinşahım!

– Şehzadem, söyler misin, sen kimden korkuyorsun?
– Ağabeyim Celaleddin’den!

Sırasıyla sultanın huzuruna Akşah, Rükneddin, Gürsanctı, Hürşah çağrıldı. Şehzadelerin hepsi Harezmşah’ın ‘Kimden korkuyorsun?’ sualine ‘Ağabeyim Celaleddin’den’ diye cevap verdiler.

46.YARKIN HABER YAYILDI

Hesapsız koşun Yedisu tarafa yöneldi. Yedisu için başlanmış mücadele şiddetli geçti. Celaleddin muharebe meydanından misilsiz cesaret göstererek, muzafferiyet bayrağıyla zafer kazanarak döndü. Sonra Horasan’da ortaya çıkan kargaşayı bertaraf etmek için Afgan diyarının yolunu tuttu. Horasan’da asayişi sağladığından emin olunca, gönül rahatlığı içinde yeniden Maveraünnehir’e döndü.

Mücadele meydanında aslan gibi atılım gösterdiği o günlerde Celaleddin, düşmanları gönlünde vahamet ve korku uyandırmış, kahramanca mücadele etmesi bir anda dillerde destan oluvermişti.

Mengüberdi dışarıdan selamlığa yayılan bir avuç aydınlığı seyretti. Yerinden kalktı. Kâşaneyi bir yürüyüşle gezindi. Etraf sakin, sadece saray hizmetlileri kendi vazifeleriyle uğraşıyorlardı.

***

Nişabur’de yeni bir gün doğdu. Celaleddin’in kudreti dört bir tarafa yayılan, ağızdan ağıza dolaşan, kahramanlığı dillere düşen bu gün Allah katında günlerin en büyüklerinden olan mübarek Cuma gününe denk gelmişti. Yarkın haber yayıldı.

Saray âyanları hem de Horasan beyleri, emîr ve naipleri Maveraünnehir sultanı Celaleddin Mengüberdi’ye doğruluk ve sadakat yemini etmek için onun huzurunda hizmetine amade beklemekteydiler.

Kapı ağasının sesi duyuldu:
– Destur, Sultan Celal ed dünya ve din Abdül Muzaffer Mengüberdi ibn Muhammed an hazretleri!

Kapı ağasının sesi sarayın dört bir tarafına dağıldı. Herkes kendine çeki düzen vererek, saf teşkil edip selama durdular, başlarını eğdiler.

Sultan Celaleddin Mengüberdi Harezmşah ayak seslerinden saray lerzeye geldi, duvarlar titredi. Sultan şem şat boyuna yakışan, Harezmşahlar’a özgü vakurlukla tahta oturdu.

Kapı ağası:

– Şehinşahım! Tüm Maveraünnehir, cümle Horasan ve İran siz zati aliylerini mübarek bad eylemek ve size sadakatle hizmet etmeye ant içmek için muntazır beklemekteler.

Sultan ‘âlâ’ manasında kafasını salladı.

Kapı ağası duyurdu:
– Şeyhülislam Abdül Cafer Muhammed hazretleri!

Şeyhülislam Allah’a hamdı sena getirdi, sonra Sultanı mübarek bad etti.

Celaleddin ayağa kalktı, şeyhülislamın elini öptü. Dualar içinde yine tahtına ötürdü.

Mübarek Cuma günü edilen duaların kabul olacağı anlar yaklaşmaktaydı. Şeyhülislam Sultan Celaleddin Harezmşah adına hutbe okudu.

Veziriazam Sultanın kaftanının eteğini öperek ant içti:

– Allah’a kasem olsun ki, kanımın son damlasına kadar Size ve Maveraünnehir için sadakatle hizmet etmeye ant içerim!

Sonra sırayla, usulüne göre ve usule uygun olarak vezirler, saray ayanları, emîrler ve naipler, Horasan beyleri Celaleddin Harezmşah kaftanının eteğini öperek, Maveraünnehir için sadakatle hizmet edecekleri hususunda yemin ettiler.

Sultan saray ayanları ve naipleri yekvücut olmaya çağırdı:

– Ehli Maveraünnehir, cümle Horasan ve İran! Dinleyin, bugün tüm Maveraünnehir tehlike içerisinde. Ve biz bu zor günlerden muzafferlik bayrağını yükselterek, galibiyetle çıkmayı tecelli etmesi için Kadir Allah’a yalvarıp yakarıyoruz.

– Amin! diye sesler yükseldi.

Harezmşah matla-i saadet ile sözlerine devam etti:

– Madem tüm memleket muhatara kıyısında, o zaman hepimiz birleşerek, Moğol tehlikesini bertaraf edeceğiz ve zafer kazanacağız. Kılıcımız keskin olsun! Attığımız her adım düşmanların kalbinde korku ve tehlike uyandırsın! Biz kim Maveraünnehir’in hakiki vârisleri Vatan için savaşıp, Vatan uğruna canımızı ortaya koyalım.

Savaş meydanlarında gücü ve yılmazlığıyla üstünlük kazanan, yiğitlik gösteren nice cömert bahadırlar yurt için canını feda etti. Nice mert pehlivanların kanı döküldü, şehit oldu. Bu cenk ve harpın temayülüdür, bazısı mücadele meydanında şehit düşer, amma velakin Vatan için şehit olmak yiğit için şereftir. Bir ülkü uğrunda kendini feda edenler anısı evlatlar kalbinde hep yaşayacak, şehitlerin adı şerefle hep yâd edilecektir.

Sultanın sözleri herkesin heyecan duymasına sebep oldu. Anavatan duygusu, özgür ülke, kadir ve kıymet ve şanını korumak duygusuyla tutuşan Maveraünnehirlilar gerçekten ayağa kalkmıştı.

Hükümdar kısa zamanda bir hayli güç toplamayı başarmıştı. Herat valisi – Emin al Mülk on bin kişilik bir süvari ordusuyla Celaleddin Harezmşah’ın yanında yer almasıyla ordu daha da kuvvetlendi. Vilayet hâkimleri ve emîrleri gün geçtikçe, Celaleddin safının artmasını sağlamaktaydı.

59.PERVAN MUHAREBESİ YAHUT MENGÜBERDİ

Hazanın üzgün yaprakları savrulup dökülüyordu. Pencşir’i geride bırakan Moğollar Gazne’ye doğru ilerlemeye başladılar. Horasan sahraları ise geç sonbahar kucağında üzüntü duymuş, ah çekiyorlardı.

Hükümdar harp maharetini tekâmül ederek, alışılmamış taktik kolladı. Sultan kuvvetlerini dört ayrı bölüğe taksim etti.

Bayraktar piyadeler en önde yer aldı. Yaya olarak savaşan bu askerlerin ardında davulcu bir grup leşker – haberci ve işaretçi olarak görevlendirildi.

Has leşker sağa sola sapmadan, dosdoğru atağa geçmesi lazımdı. Bu bölüğe ve merkeze Celaleddin Harzemşah komuta ediyordu. Ordunun sağ kolunda Avanğar, sol kolunda ise Manğulay önderliğinde askerler saf tutmuştu. Onları desteklemek ve yardım için Haros harekete geçecekti.

Şafakla beraber tüm cepheyi kaplayan askerler, savaş düzeninde sıralanmışlardı. Sultan Celaleddin atını ordunun önünde durdurdu. Sağ elini havaya kaldırarak, ordusuna şöyle hitap etti:

– Kumandanlarım, askerlerim! Sadece galip gelmek için savaşa giriniz. Mağlup olmak bize asla tecelli olmaz. Zafer kazanalım. Zaferimiz Cengiz Han’a gönderecek müjdemiz olsun. Ve bu müjde onu ateşlerde yaksın!

Sultan dörtnala at sürerek, çember oluşturduktan sonra tekrar koşun önünde durdu ve onlara seslendi:

– Cihat! Cihat! Cihat!
– Cihat! – diyerek haykırdı tüm ordu.

Koşun ilerledi. Serdar az rastlanan cengâver taktik kullanarak, muharebe tarihinde ilk defa dörtnala at koşturmakla beraber aynı anda yaya olarak savaşan askerlerin oluşturduğu sınıf düşman üzerine şiddetle saldırıp, geriye çekilmesini sağladı.

– İtasamtübillah! – orduya seslendi o.
– İtasamtübillah! – ‘Sadece Allah’tan medet umuyoruz!’ – ona katıldı bütün ordu.

Yağı yüreğinde vahim tehlike uyandırarak ilk adımların atılmasıyla dünyayı altüst, harp meydanını allak bullak, düşmanını darmadağın edecek olan askerlerin yüksek sesle haykırmasıyla başladı savaş.

Hesapsız askerlerin gür sesi Horasan’ın gökyüzünde dalga dalga yankılandı.

Sadece Yüce Allah’a sığınan ve iltica eden serbazlar Anuş Tegin ardılları tuğunu taşımakta olan hükümdar ardından ilerlemekteydiler. Serbazları kanatları altında taşımakta olan atlar da tıpkı onlar gibi Allah’ın yardımı ile ok gibi uçuyorlardı. Bahadır askerler şiddetle baskıncıların kanadını yararak geçtiler. Paniğe kapılan Moğollar geri çekilmeye başladılar.

– İleri! – emretti komutan.

Misilsiz cesaret sergileyen koşun sayısız düşmanı yerle bir etti. Art arda hüsrana uğrayan ve ciddi darbeyle karşılaşan baskıncılar afallayarak kaçmaya başladılar. Savaş meydanı ölülerle doldu taştı.

Şiddetle devam eden muharebede Celaleddin ordusu galip geldi. Bu galibiyet Celaleddin Harzemşah şöhretini her tarafa yaydı. Bundan sonra onun adı iki nehir arasındaki ülke – Maveraünnehir’de Celaleddin Mengüberdi olarak yankılanmaya başladı. Bu zafer gerçekten de büyük bir başarıydı. Amansız mücadelede Celaleddin düşmanını bir tufan gibi dağıttı geçti. İşbu savaş tarihe ‘Pervan Savaşı’, ‘Pervan Muharebesi’ olarak geçti. ‘Pervan Savaşi’ zaferi Maveraünnehir ve Horasan’daki derinden yaralı insanlar için bir umut ışığı oldu.

Ele geçirilen ganimet de hadsiz hesapsızdı. Ama Celaleddin’in ittifak yaptığı komutanlar ganimeti paylaşamayıp, kavgaya tutuştu. Sonunda da sultanın ordusunun bir kısmı, Seyfiddin İğrak, Azem Melik ve Muzaffer Melik gibi komutanlar ondan ayrıldı. Fakat Herat valisi Emin al Mülk askerleriyle beraber Celaleddin’in yanında yer aldı.

Pervan mağlubiyetine çok sinirlenen Cengiz Han Moğol ordularının komutanlığını şahsen üzerine alıp güçlü bir ordu ile Celaleddin Harzemşah üzerine yürümeye başladı.

62.PÜRHİDDET CENGİZ

Miladi bin iki yüz yirmi bir. Sonbahar rüzgârları Hint zemini üzere sararmış yaprakları savurup geçen günler. Hayatının son geç güzünü şu yaprak dökümü mevsiminde karşılayan valide gaflet içinde kaldı. Torunu Salahiddin’in gaddar Cengiz elinde katledilmesi onun canını yakıyordu. Dün komutanlardan birinin getirdiği haber Ayçiçek Hatun’u çok korkuttu. ‘Pervan Savaşı’nda yenilgiye uğrayan orduya öfkelenen Cengiz ayağa kalkmıştı. Ayçiçek Hatun çadırın perdesini araladı, gökyüzüne baktı. Yıldızlar kayıyor, yanıp sönüyor, kızıl bir gökkuşağı beliriyordu. Hiçbir şey, bugün kadar Ayçiçek Hatun’a zor gelmemişti.

Buhara’yı yerle bir eden, Semarkand’ın külünü göğe savuran Cengiz’in yolundaki tek engel Celaleddin’di. Tüm Maveraünnehir’i bir hamleyle ele geçirmek isteyen Han, Celaleddin’i ortadan kaldırmak için harekete geçmişti. O Harzem istilasını bırakarak, son Harzemşah’ı yenik düşürmek için muazzam bir orduyla yola koyuldu.
Cengiz Afgan topraklarına göz dikti. Çok büyük ve güçlü ordusuyla Bamyan’a ulaştıktan sonra koşununa dinlenme fırsatı tanıdı. Ordu biraz dinlenir dinlenmez, Bamyan’dan Kabil’in yolunu tuttu. Onun esas amacı Gazne’ye ulaşmak ve Celaleddin ordusunu tarumar etmekti.

70.SİNT GEÇİŞİ

Güneş doğmadan az önce beliren aydınlık vakti Sint nehrine gark olan ciğerpareleri hayalinin göz önünde canlanmasıyla Celaleddin tehlike içinden savaş meydanına atılmıştı. Sultan külfetten hikmet aramaktaydı. Hasımlarını defetmek için kılıç kaldırıp, cenk meydanına at sürdü. Askerleri önünde duraklayan Celaleddin onlara haykırdı:

– Korkusuz yiğitlerim! Vatan ve namus için bîaman savaşmak, kurban olmak yiğit için şereftir! Düşmanın etrafını saralım. Silah arkadaşlarınızın kanını yerde bırakmayın! İleri! İleri! – diye hiddetle harp meydanına at sürerken, gözlerden kaybolup gitti.

Düşmanın ordusu güçlü, hamlesi şiddetliydi. Amma velakin hayat düzenbazlıkları onun demir gibi müstahkem iradesini bükemedi. Onun ruhi kuvveti ve manevi dehası önünde yaşam korkusu hiçlik menziline tamamen çekilmişti. O korkusuz aslandı sanki. Onun varlığı düşmanları kalbine korku salırdı. O her şeyini kaybetmişti. O her şeyinden ayrılmıştı. Sadece ve sadece anavatanı Maveraünnehir’ı musibet ve belaya giriftar eden düşmanından intikam almak duygusuyla yanıp tutuşmaktaydı.

Moğolların hücumu şiddetle devam etmekteydi. Onların yağdırdığı alev çoğunluğun hayatına mal oldu. Durmaksızın mancınıklardan fırlatılan oklar Sint kıyısında cehennem ateşini yakmıştı. Moğollar ‘Pervan Savaşı’nda uğradıkları hezimetin acısını unutmak istemiyorlardı, daha doğrusu unutamıyorlardı. İleri gelenlerden birçoğunu bu savaşta kaybetmişlerdi. Celaleddin askerlerinden yedikleri ağır darbeyle izzet-i nefisleri kırılmıştı. ‘En güçlü ordu’ olarak bilinen saygınlığı da haliyle sarsılmıştı. Zaten hezimetin acısıyla yanıp tutuşan Cengiz Celaleddin’e karşı kin ve nefretini artırıyor, intikam alma duygularını harekete geçiriyordu. İlk fırsatta bu intikam hislerini tatmin etmek için adeta can atıyordı.

– Kanımızın son damlasına kadar savaşacağız. Sonra azat öleceğiz!

Kumandan leşkerlerini acımasızca savaşmaya çağırdı. Atların ve insanların çığlıkları karıştı, çölde yankılandı. Düşman birlikleri çemberi daraltıyordu.

Onlar düşman hücumuna karşı koymaya çalışıyorlardı. Ne var ki, bu defa Moğolların eli üstün gelmeye başladı. Düşmana teslim olmaktansa, muzafferlik tuğuna sarılarak, azat ölmeyi tercih etti. Düşmanla savaşmakta olan bir avuç askerlerine şöyle hitap etti:

– Korkusuz savaşçılarım! Yağıya esir düşmektense, Sint dalgalarında gark olarak azat ölmek şereftir! Ölürsek, azat ölelim!

Celaleddin bir avuç askeriyle yağı çemberi içinden geçerek, dörtnala at sürdü, yel gibi uçtu, kendini nehre attı.
Dalgaları kucaklayarak, öne doğru yüzmeye başladı. Su onun ateşli ve hararetli vücudunu serinletmişti sanki. Onu takip etmekte olan serbazlar da var gücüyle yüzmeye devam ediyorlardı.

Kıyılardan gelen rüzgârlar, denizin küçücük dalgacıklarıyla oynaşıyor, Sint dalgaları çalkalanıyor, dalgalanıyor, renk renk hareleniyordu. Celaleddin geri dönüp baktığında nehir kıyısında Cengiz Han önderliğinde bir sürü çekik gözlü hunharların dili tutulmuşçasına ona bakakaldıklarını gördü. Cengiz Han’a hiddetle yumruk salladı. Hâlâ onu seyretmekte olan Han’a seslendi:

– Gırtlağını boşuna germe, ne yaparsan yap, bana gücün yetmeyecek. Bundan böyle kılıcını kılağılamaktan vazgeç. Beni ele geçiremeyeceksin!

Celaleddin tekrar ona yumruk salladı. Sonra ileriye doğru yüzmeye devam etti. Sanki o yüzmüyor, sanki sudan ona kıvrımlar kayık yapmış, sanki su dalgacıkları onu esirgiyor, sanki dalgalar kürek çekiyorlardı…

Cengiz Han gözlerine inanamamış olmalı ki, hayretten donakaldı. Bir süre ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi. Nehrin sert akıntısına rağmen Celaleddin’in sahilin karşı kıyısına çıkmayı başardığını gören Cengiz Han, oğulları ve askerlerine şöyle dedi:

– Babadan böyle bir babayiğit doğduğunu daha görmemiştim. Asıl babayiğit dediğin böyle olacak!

71.CEYHUN NESİMLERİ

Mengüberdi iki felaketten sağ salim kurtularak sahile ulaşmıştı. Bu felaketin biri – Moğol ateşi, öbürü ise su girdabıydı. İki felaket çemberinin ortasından geçerek, mukaddes menzile ayak basmıştı.

Celaleddin Sint nehrinin karşı kıyısına ulaştıktan sonra koskoca çöl kucağında gözden kayboldu. Müverrihler Mengüberdi geçen bu menzile ‘At sıçrattı’ diyorlar. Nehri geçtikten sonra zahmet ve meşakkat çekerek gezindiği sahra ise ‘Çöl-i Celali’ adını almıştır.

…Kaybedilen saltanatı yeniden inşa etmek umuduyla Maveraünnehir’i terk ederek, derya-nehir geçen, ıssız sahralarda avare dolaşan hükümdar Hint ülkesini kendine mekân eyledi. Hint diyarında Mengüberdi kendi adına hutbe okutarak, gümüş ve bakır sikke bastırmıştır.

Maveraünnehir hayalini bir an olsun aklından çıkaramayan Sultan Irak’a doğru yürüdü, Arap ülkelerinde hükümferma olan kardeşi Gıyasettin Pırşah’la birlikte büyük bir devlet inşa ettiler. Anavatan sılasıyla yaşamak onun kaderinde vardı. Takdiriilâhî tılsımları hayalen de olsa onu vatan topraklarına sürüklüyordu.

Anavatan, anayurt, Maveraünnehir!

Sıla, memleket hasreti giderek onu zora sokuyordu. Anayurt cemalini dünya gözüyle bir daha görmek pederi Muhammed Harezmşah gibi Celaleddin’in de kalbine mühür edilmiş arzuydu. Bu mukaddes arzu, bu muazzam imgeyle imrendi. Hoşa giden, hafif bir serinlik veren berrak bir nesim çarptı göğsüne. Bu anayurt rüzgârı – Ceyhun nesimleriydi. Bu nesimlere Muhammed Harezmşah çaldığı ut tellerinin sedalarıyla karışıp aktı.

Meğer yürek dağlanmaz, ezgi yaratılmaz.

İnce cila, zarif ahenk onu sürekli kendine çekti. O zaman Celaleddin Ceyhun’un taşkın ovasından aşağıya doğru baktı ve muhteşem manzarayla karşılaştı. Yüksekten Ceyhun sahilleri ve harelenen suları güneş ışığında billur cam gibi sırlı bir nur içinde parıldıyor, gözünü kamaştırıyordu. İşte kadim Ceyhun’un suları çalkalana çalkalana, dalgalana dalgalana, nazlana nazlana hareleniyor, usul usul yavaştan kıyıya vuruluyordu. İşte, matlubunun unutulmuş hatırasında yeniden ışıldamakta olan Muhammed Harezmşah sahilde oturduğu halde çalgıya gönül vermiş, kendini kaybetmişçesine ut çalıyordu. Büyüleyici ezgi ve muhteşem manzara karşısında Celaleddin hayal deryasına daldı gitti. Musiki can damarına işledi. Secdeye baş koyduğu zaman insan kalbi ne kadar sakin oluyorsa, Harzemşah’ın durduğu Ceyhun’un taşkın ovası da o kadar asudeydi. Çok ıraklardan aceleyle gelmiş gönlüne yakın anayurt rüzgârları okşuyor Harzemşah’ın gür sakallı yüzünü, saçlarını, ellerini. İşte, ayağının altındaki su da ezgiye uyum sağlayarak bin bir türlü eda ile dalgalanıyor, Ceyhun sahillerini yalıyor, okşayıp geçiyordu. Günlerdir gökyüzünde üzüntü duymuş halde asılı kalan güneş birdenbire parlayıverdi. Gökyüzünde kalabalık bir kuş sürüsü ona doğru uçuyordu. Sığırcık veya serçe sürüleri gibi değildi. Mavilikte bir damla misali sağa sola yalpalanıyorlardı. Ara sıra sürüden bir grup kopuyor, ardından tekrar birleşiyordu. Sürü dalgalanıyor, titreşiyor, sonra yine topaklanıyordu. Grup bir bütün olarak aniden yön değiştirse de, hiç bir kuşun sürünün dışında kaldığı görülmüyordu.

Şah hâlâ şevkle çalgı çalıyor, büyük bir ihtimalle çaldığı ezgi dalgasında kendi akıp gidiyordu. Sanki her şey birbirini tamamlıyordu: berrak su, mavi gökyüzü, füsunkâr doğa. Ceyhun nesimlerine gizlenmiş hikmet. Eşi benzeri görülmemiş, büyüleyici ezgi.

Harzemşah Ceyhun dalgalarını seyrederken, hazin bir türkü okudu:

Cüda kaldım mülkümden,
Ruh ayrı düştü tenden,
Ateşinde yandım ben,
Yandı meşher, kıyamet.
Dalgalar agâhsınız,
Kalbim dolu ahsınız.
Dert olup, kaygı olup,
Yüreğimi yaktınız.

…Nice yurtları müşterek duygu ve anlayışla birleştiren, bir araya getiren, nice düşmanların kalbinde korku uyandıran yüce Harzemşahlar saltanatının yedinci ve son varisi Ceyhun ardındaki memleketini hür ve özgür görmeyi, bu ülkede muzafferiyet bayrağını dikmeyi bilmem kaçıncı defadır arzuladı, uzaklara bakarken yine dalıp gitti.

Nice nice saltanatları yerle bir edip, nice nice halkların beşikteki bebeklerini bile kılıçtan geçiren hunhar hakanı dahi atlatmayı başaran Celaleddin bu kez düşünceler işkencesinde sissizce duruyordu. Onun bu sessizliğine nehir, dünya, sahra tanıklık etti. Özlemle göğsüne çarpmakta olan Ceyhun nesimleri ise onu eşi benzeri olmayan, çiçek bahçesinde bir güllük olan yurdu – Yüce Vatanına sürekli sürükledi durdu.

İşbu saniyelerde aklından neler geçtiğini bir Allah bilir. İhtimal, geçmişini, geçmişinin her anını tekrar yaşamıştır, yaşamaktadır. İhtimal, Maveraünnehir’e ilişkin arzu ettiği dileklerin Semarkand veya Gürgenç’te gerçekleşmemesi onu sonsuz ukde ve hayal kırıklıkları girdabında gark etmiştir.

İhtimal, yurt hayali, sıla onu Ceyhun kıyılarına hayalen sürüklemiştir!
İhtimal, Yaradan’a son kez hamdı sena getirip, tekrar ayağa kalkmıştır!..

Her ne olduysa da, Harzemşahlar kanı henüz onun damarlarında, onun vücudunda akmaktaydı. Hangi şartta olursa olsun, Vatan ve namus yolunda onun gösterdiği büyük cesaret eşi benzeri olmayan kahramanlık, eşi benzeri görülmemiş atılganlıktı. O günden bugüne bu ulvi metanet sedaları iki nehir arasındaki mehabetli yurtta Mengüberdi olarak, Celaleddin Mengüberdi olarak hâlen yankılanmakta.

SON SÖZ

Nice yüzyıllık acımasız istibdada ön ayak olan Moğollar baskınına karşı mücadele etmek aslında Celaleddin Mengüberdi cesareti ile sona ermiş değil. Güvenilir kaynakların şahitliğine göre, Celaleddin’in Moğollarca esir alındıktan sonra izsiz ve sessiz ortadan kaybolan yiyeni, kız kardeşi Han Sultan’ın evladı – Mahmut Kutuz hakkındaki bilgilere aradan yıllar geçtikten sonra Memlük Sultanlığı – Kahire’de ulaşıldı. Henüz küçücük çocukken, köle olarak satılan Mahmut aslen Türk gulamlardan olup, Mısır Memlük Sultanlığının kurucusu ve ilk sultanı emîr Muiziddin Aybeg önderliğinde üstün zekâsı ve kabiliyeti yanında cesaretiyle de dikkat çekmiştir. Askerî hi¬yerarşinin basamaklarını hızlı bir şekilde tırmanan Kutuz, saltanat naipliği makamına getirildi. Aybek’in öldürülmesinden sonra (1257) “mü-debbirü’l-memleke” sıfatıyla devlet yöne¬timini tamamen eline aldı. Kuttuz, 1259 yılında Mısır tahtını tamamıyla ele geçirdi ve Memlük Sultanı ilân edildi.

O sıralar Moğollar Dımaşk (Dimeşk, Dımaşkuşşam veya Şam – Suriye’nin başkenti)ni ele geçirmiş, Mısır’ı endişeye düşürmüş ve tehlikeli bir durum yaratmaktaydı. Kutuz, böyle tehlikeli bir vakitte birbiriyle rekabet halinde olan güçleri bir araya getirmenin üstesinden geldi. 1260 yılında Memlûk ve Moğol ordusu Ayn Calut’ta karşı karşıya geldiler. Moğol kuvvetlerini büyük bir he¬zimete uğratarak, savaştan muzafferiyet bayrağını yüksek kaldırarak çıkan sultan Melik Muzaffer (el-Melikü’l-Muzaffer) diye hürmet ve riayet edildi. Tarihin akışını değiştiren kesin neticeli savaşlarından biri olan bu zaferle Kutuz, Moğol istilasını durdurarak, İslam dünyasını, kor¬kunç bir tehditten kurtarmış oldu. Şöyle ki, bu yengi Moğol istilasına engel oldu ve onların diğer Müslüman ülkelerine doğru ilerleyişini durdurdu. Bu yenilgi tarihin dönüm noktalarından biri ve Moğolların sonunun başlangıcı olmuştur. Memlük Sultanlığı tahtında hiç olmazsa tam bir sene bile oturamayan, tüm İslam dünyası üzerindeki büyük bir korkuyu ortadan kaldıran Melik Muzaffer Kutuz’un efsanevi halaskâr olarak methedilmesi boşuna değildir.

İhtimal, Kutuz, kindik kanı dökülen yurttan ırakta olsa da, dayısı – annesinin erkek kardeşi Celaleddin Mengüberdi’nın kalbinde harlanan intikamı böylece gerçekleştirmiştir… İhtimal, o Harzemşahlar kanını dökmek intikamsız kalmayacağını böyle kanıtlayabilmiştir. Her ne olsa da, Harzemşahlar faciası henüz son bulmamıştı.

Kazanılan zafer şerefine görkemli bir ziyafet merasimi düzenlenmekteydi. Ancak, Melik Muzaffer Kutuz, kendisini karşıla¬mak üzere süslenmiş olan başşehrine ulaşamadı. Dönüş yolculuğu sırasında arkadaşlarıyla birlik¬te bir av sırasında suikasta kurban gitti. Kendi kumandanı tarafından öl¬dürdü. Suikast düzenleyen hain Kıpçak kökenli Baybars idi. Devri devran darüssaltanatın, Pamir Dağlarından Tiyanşan – Tanrı Dağlarına kadar, Pers Körfezinden Fırat ve Dicle nehrine kadar etkisi altına alan Harzemşahlar saltanatının sonunu getiren fitne kumkuması Kıpçakların yine bir soyu bu sülalenin, büyük bir ihtimalle, en son halefini böylece mahvetmişti. Melik Muzaffer Kutuz kısmetinin beyanı ise artık başka bir öyküdür…

(SON)

04

(Tashriflar: umumiy 63, bugungi 1)

Izoh qoldiring